Politik İslam’ın Yükselişi
Porseş: İslami köktencilik ve politik İslam
kavramlarını nasıl yorumluyorsunuz? İkisi arasındaki fark nedir?
sahand:
İslami köktencilik ifadesini kullanmıyorum çünkü bunun çağdaş İslam ve
İslamcı hareketlerin yanıltıcı bir tasavvurunu sunan kasıtlı bir Sağ kanat
yorum olduğuna inanıyorum. Doğru olan politik İslam’ın ortaya çıkmasıdır.
Benim düşünceme göre politik İslam çağdaş bir gerici harekettir. Biçimi
dışında 19.yüzyıl sonu ve 20.yüzyıl başı İslamcı hareketlerle ilişkisi
yoktur. Sosyal içeriği, sosyo-politik ve ekonomik hedefleri açısından bu
yeni hareket tamamen çağdaş toplumdan kaynaklanmaktadır. Aynı eski
görüngünün yinelenmesi değildir. 60’ların sonu ve 70’lerin başında
Müslümanların yaşadığı Ortadoğu ülkelerinde yenilmiş daha doğrusu boşa
çıkmış Batı modernleşmesinin sonucu olduğu kadar bu ekonomik, yönetsel ve
kültürel modernleşmenin temel uygulayıcısı olan seküler-ulusçu hareketteki
gerilemenin sonucudur. Bölgedeki ideolojik ve egemenlik krizi derinleşmişti.
Bu politik-ideolojik boşlukta ve yerel burjuvazinin şaşkınlığında İslamcı
hareket kapitalizmin yükselişiyle gelişen Sol ve işçi sınıfıyla mücadele
etmek amacıyla burjuva iktidarın yeniden örgütlenmesinde Sağ
alternatiflerden biri olarak öne çıktı. Hatta İran’daki 1978-79’lardaki
gelişmeler olmadan bu hareketler bir şansa sahip olamazlardı ve marjinal
kalırlardı. Bu hareket İran’da kendini hükümet olarak örgütledi ve politik
İslam’ı bölgede önemli bir güce dönüştürdü.
Benim düşünceme göre politik
İslam İslam’ı Solculuğa karşı devlet sistemi ve egemen sınıfın Sağ kanat
yeniden yapılanmasında temel bir araç olarak gören ve böylece uluslararası
sermaye gücünden pay kapmak için diğer kesimleriyle ve özellikle
uluslararası kapitalizmin hegemonik kutuplarıyla rekabet eden hareketi ifade
eden genel bir terimdir. Politik İslam zorunlu olarak herhangi bir verili
veya tanımlanmış İslam hukukuna ve skolastik içeriğe sahip olmak zorunda
değildir. Zorunlu olarak köktenci ve doktriner değildir. Bu politik İslam’ın
çeşitli kesimleri Humeyni’nin politik esnekliğini ve ideolojik pragmatizmini
İran hükümetinin Sağ kanat kesiminin katı çevrelerini, Özgürlük Hareketi’ni,
Mehdi Bazargan’ı ve Amal’ı içerdiği kadar Taliban, Hamas, İslami Cihad ve
İran’daki Suroş ve Eşkevari gibilerin “İslam Protestanlığı”ını içerir.
Batı güçleri, medya ve
onların akademik dünyası köktencilik kavramını bu İslamcı hareketin terörist
ve Batı karşıtı damarlarını Batı yanlısı ve ara bulucu dallarından ayırmak
için öne çıkarttı. Batı karşıtı kesimleri köktenci olarak adlandırıyorlar ve
köktenciliğe saldırıyorlar. Böylece bölgede şu an için anti-Sosyalist ve Sağ
kanat iktidarın yeri doldurulamaz temeli olan politik İslam’ın bütün olarak
varlığını koruyabiliyorlar. Bununla birlikte Batı karşıtı akımlar zorunlu
olarak bu hareketin fanatik ve katı kanatları değildir. Taliban ve Suudi
Arabistan gibi İslamcı kampın en köktenci kesimleri Batı’nın en yakın
dostlarıdır.
Porseş:
Ne dereceye kadar İslamcıların güç kazanması dine dönüşün göstergesidir? Bu
toplumlardaki dine dönüş bireysel ve toplumsal yaşamda dinsel değerlere
dönüş müdür?
sahand:
Bence bu İslam’ın ideolojik bir sistem olarak canlanışından
kaynaklanmamaktadır. Bu ideolojik İslam değildir. Özgül politik denklemlere
dayanan politik İslamdır. Açıktır ki politik İslam’ın gücünün artışıyla
toplumdaki dinsel görünümleri diriltme baskısı yoğunlaşıyor. Bununla
birlikte bu politik bir baskıdır. İnsanlar bazen bu baskılara teslim oluyor.
İslam“rönesans”ı bir biçimini Cezayir’de diğer şeklini İran’da alan şiddet
ve terörle destekleniyor. Gerçeklik İran’da büyük ölçüde tam tersidir.
Politik İslam’ın ve dinci iktidarın ortaya çıkışı inanılmaz bir geri tepkiyi
yoğunlaştırmıştır. İran’da politik İslam’ın ortaya çıkışı Ortadoğu’da
politik İslam’ın pratik olarak sonunu ilan edecek ve muazzam bir patlama ile
dikkatleri kendine çekecek olan, insanların özellikle genç nesillerin
zihinlerinde İslam karşıtı ve din karşıtı kültürel devrimin başlangıcı
olmuştur.
Porseş:
Yuvarlak masa tartışmasında Arvand Abrahimiyan İslam Cumhuriyeti’nin
yıkılışının İslamcı hareketin tabutundaki son çivi olmayacağını çünkü diğer
eğilimlerin özellikle Şii olmayanların kendilerini bu yenilgiden ayrı
tutacaklarını söyledi. Bu çözümlemeye katılıyor musunuz?
sahand:
Benim düşünceme göre İran’da İslam Cumhuriyeti’nin yıkılışıyla birlikte
İslamcı hareketin Ortadoğu’da ve uluslararası alanda soluğu kesilecek. Sorun
İslamcı İran’ın diğerlerinin kendilerini ayırabileceği yenilmiş bir model
olması değildir. İslam Cumhuriyeti’nin yenilgisi İran’da gerici İslamcı
düşüncenin temellerine dokunacak ve onu sadece itibardan düşürmekle
kalmayacak aynı zamanda dünya kamuoyunda kınayacak olan muazzam bir kitlesel
seküler yükseliş çerçevesinde gerçekleşecektir. İslam Cumhuriyeti’nin
yıkılışı Nazi Almanyası’nın yıkılışıyla karşılaştırılabilecek. Hiçbir faşist
kolayca statüsünü ve konumunu sadece bu yıkılan kutuptan kendisini örgütsel
ve ideolojik olarak ayrı tutarak koruyamaz. Hareketin bütünü on yıllarca
sürecek durgunlukla karşılaşacaktır. İran’da politik İslam’ın yenilgisi İran
sınırlarında sona ermeyecektir. İslam karşıtı bir zafer olacaktır.
Porseş:
İran gibi ülkelerin “İslam” ülkesi olarak tanımlanmasını kabul etmiyorsunuz.
Niçin?
sahand:
Her sınıflandırmanın arkasında bir amaç vardır. İslam İran’da yaklaşık bin
dört yüz yıldır vardır ve açıktır ki belli şeyler üzerinde iz bırakmıştır.
Ancak bu toplumun tasvirinde bu öğelerden sadece birisidir. Aynı şekilde
baskı, monarşi, baskı devleti, endüstriyel gerilik, etnisite, dil, yazınsal
metinler, tarihsel arka plan, politik tarih, İslam öncesi ritüeller,
insanların fiziksel karakteristikleri, boy, görünüş ve renk, uluslararası
oluşumlar ve ilişkiler, coğrafya ve hava durumu, beslenme şekli, ülkenin
büyüklüğü, nüfus yoğunluğu, ekonomik ilişkiler, politik sistem, şehirleşme
düzeyi, mimarlık vb. de toplumun gerçek karakteristiklerini tanımlar. Şimdi
eğer birisi İran ve Pakistan, Fransa ve Japonya arasında farklılıklar
yaratan yüzlerce faktör arasından bu toplumda yaşamın bazı yönlerinde
İslam’ın varlığına işaret ediyorsa ve hepimizi, Daşti, Hidayet ve sizin ve
benim gibi din karşıtı bireylerden kendilerini dindar olarak görmeyen ve
İslam ve din adamlarıyla ilgilenmeyen büyük çoğunluğu bu markayla
etiketliyorsa o halde özel bir amaçı olmalı. İran İslamcı bir toplum
değildir; hükümet İslamcıdır. İran’da İslam sadece bugün değil monarşi
süresince de dayatılmış bir görüngüdür ve saldırma ve öldürmelerle iktidarda
kalmıştır. İran İslamcı bir toplum değildir. Yirmi yıldır İran’ı zorla
İslamlaştırmaya çabaladılar ama yapamadılar. Toplumu İslamcı olarak
adlandırmak onu İslamcı yapmak için gerici haçlı seferinin bir parçasıdır.
Porseş:
Politik İslam’ı Ortadoğu’nun ve Müslümanların yaşadığı Kuzey Afrika
ülkelerinin politik yapısında dayanıklı bir güç olarak görüyor musunuz?
sahand:
Dayanıklılık göreli bir kavramdır. Sonunda bölgenin İslam’ı geriye iteceği
ve modası geçmiş bir görüngüye dönüştüreceği bir zaman gelecektir.
İnsanların seyretmesi, araştırma yapması ve hatta izlemesi için hala var
olacaksa da, pratikte insanların yaşamının herhangi bir kesiminde yer
almayacaktır. Bununla birlikte bu zamanın ne zaman geleceği bütünüyle bu
ülkelerdeki politik eğilimlere ve özellikle sosyalizm ve özgürlük için
mücadeleye bağlıdır. Yine de birçok neslin bu İslam’a tahammül etmeye
zorlanması mümkündür ve kesinlikle bazı akademisyenler ve araştırmacılar
İslam’ı ölümsüz göreceklerdir. Ancak Ortadoğu’nun İslamcılığı’nda ölümsüz
hiçbir şey yoktur. İlerici hareketler İslamcılık sayfasını kapatabilirler.
İslam’ın İran’ını ortadan kaldırma zamanı çok yakında gelebilir. Benim
düşünceme göre İran’da İslam Cumhuriyeti ve onunla birlikte politik İslam
yok edilme sürecindedir. Eğer İslam ve İslamcılığın politik baskısı yok
edilirse o zaman İran gibi bir toplumda İslam’ın kültürel hakimiyeti olarak
adlandırılan şeyin sığlığı ve boşluğu çabucak aşikar olacaktır. Birkaç yıl
içinde İran politik İslam’ın kalesi olmaktan ona karşı savaşın merkezi ve
önderi olacaktır.
Bana göre terörizm bölgede
politik İslam’ın varlığını korumak için kullanılan araçlardan biridir.
İnsanlığın İslam üzerindeki zaferinden sonra bölgede İslamcı terörizme karşı
savaş birkaç yıl daha sürecektir. İslamcı terör gruplarını temizlemek ise
daha fazla zaman gerektirecektir.
Porseş:
Önceki bazı yazılarınızda İslamcı hareketlerin tekrar ortaya çıkmalarını
büyük ölçüde Filistin Sorunu ve Arap-İsrail çatışmasına
bağlıyordunuz.Yuvarlak masa tartışmasının diğer katılımcıları sizin bu
ilişkiye özel vurgunuzu paylaşmıyorlar.
sahand:
Bence konuyla ilgili durağan bakış açılarına sahipler. Sorun sadece hangi
sorunların ve gerilimlerin İslamcı harekete yol açtığı değildir. Buna
rağmen, bu sınırlı çerçeve içinde dahi Arap ulusçuluğu ve sekülerizminin
yenik düştüğü Arap-İsrail çatışması, Filistin Sorunu ve
etnik-dinsel-emperyalist “düşman”ın varlığı alternatif iktidar olma
iddiasında bulunan İslamcı hareketin ortaya çıkmasının ana kaynağıdır. Daha
önemli olan soru şudur: Eğer Filistin Sorunu olmasaydı ve İsrail bu özgül
coğrafyada yaratılmasaydı 20.yüzyıldaki hakim ideolojik, politik ve kültürel
eğilimler Arap ve Müslüman nüfusun bulunduğu Ortadoğu’yu hangi yöne iterdi?
Bu bölge ne ölçüde, örneğin Latin Amerika ve Güneydoğu Asya gibi, “Batı”
dünya düzenine entegre olma fırsatına sahip olacaktı? Ne ölçüde kapitalizm,
teknoloji, sanayi ve Batı sermayesi Ortadoğu’da bütün yönetsel ve kültürel
dengeleyici ve asimile edici gücüyle gelişecekti? Hangi düzeyde İslam diğer
20. yüzyıl dinleri gibi dünya kapitalizminin politik üstyapısında resmi
düzeyde tanınmış, modernleşmiş, ılımlılaşmış ve kontrol altına alınmış bir
akım olabilirdi? Sorun Filistin Sorunu ve süren çatışmanın yeni politik
İslam’ı doğurup doğurmadığı (bunda önemli payı olduğunu düşünmeme rağmen)
değil fakat daha çok bu çatışmanın ne boyutta Müslümanları ve Müslüman
nüfusun bulunduğu ülkelerin 20.yüzyılın ana akımına ve dünya kapitalist
sistemine entegre olmasını engellediğidir. Hangi boyutta bu ülkelerde
ekonomik gelişme, teknoloji transferi, hakim Batı kültürüne entegrasyon,
kapitalist sivil toplumun temellerinin gelişimi, Batı tipi politik ve
yönetsel kurumların ve Batı entelektüel ve kültürel düşünce eğilimlerinin
(sekülerizm, modernizm, liberalizm dahil) gelişmesi Filistin Sorunu
tarafından engellendi?
İslam’la yönetilen ülkelerde
modernleşme, sekülerleşme ve Batılılaşma süreci 20. yüzyılın başında
başlamış ve 1960’lara kadar çok sayıda sonuç da elde etmişti. Buna rağmen
Batı Soğuk Savaş süresince temel global kutuplaşmayı yansıtan bölgesel bir
çatışma olan Filistin Sorunu ve İsrail’le stratejik ittifakı nedeniyle
Ortadoğu toplumunun Batı kapitalist kampına entegrasyonunu olanaksız ve
başarılamaz gördü. Şimdi dinci gericiliğe karşı gerçek meydan okuma sadece
Sosyalizm’den gelebilir. Ancak tarihsel olarak militan politik İslam’ın
ortaya çıkışı bu ülkelerde İslamcılığı teorik olarak sindirebilecek ve hatta
sindirmek üzere olan burjuva ulusçuluğunun, sekülerizminin ve modernizminin
yenilgisinin sonucudur. “İslam Protestanlığı”ndan söz edilmemesine rağmen,
bu süreç en azından İslam’ı bu ülkelerde İrlanda’daki Katoliklik ile aynı
konuma yerleştirmişti. Bununla birlikte bu burjuva zaferin koşulu kapitalist
ve endüstriyel gelişme ve Soğuk Savaş koşullarında Arap-İsrail çatışmasından
dolayı Batı’nın gerçekleştirmekte isteksiz olduğu teknoloji ve sermaye
transferiydi. İsrail’in yaratılmasından beri Ortadoğu ve halkları Batı’nın
politik kültüründe şeytan olarak algılandı. Batı’nın politik kültüründe ana
olumsuz kişiliklerdendiler. Batı için Ortadoğu Latin Amerika ve Güneydoğu
Asya gibi değildir. Girilmesi yasak bölgedir. Kararsız, riskli, güvenilmez
ve düşmancadır. Politik İslam bu kara delikte ortaya çıktı. İsrail sorunu
olmasaydı, Mısır, İran, Suudi Arabistan ve Irak’ın sorunları Brezilya,
Meksika ve Peru’nunkiler gibi olacaktı. Politik İslam elbette bu ülkelerde
hala var olacaktı ancak önemi azalmış ve sekter bir hareket olarak kalacaktı
ve politikanın merkez sahnesine giremeyecekti.
Porseş:
Sekülerizmi nasıl tanımlıyorsunuz? Seküler bir sistemde dinin ve dinsel
hareketlerin politik ve kültürel arenada ifade sınırları nedir?
sahand:
Sekülerizm günlük kullanımda alışılageldiği gibi tanımlanmalıdır. Çok fazla
radikalizm atfetmeden. Sekülerizm dinin devlet ve eğitimden ayrılması,
vatandaşın kimliğinden ve hakları ve sorumluluklarının tanımından
ayrılmasıdır. Dini özel bir mesele haline getirmektir. Kişinin dininin
sosyal ve politik kimliğini tanımlamada ve devlet ve bürokrasiyle
ilişkisinde resme girmemesidir. Bu bakışa göre sekülerizm minimum
zorunlulukların toplamıdır. Örneğin ben din ve toplumdaki yeriyle ilgili
bütün bakışımı bu kavram içine yerleştiremem. Ben sadece sekülerizm
istemiyorum, ayrıca toplumun dine karşı bilinçli mücadelesini de istiyorum.
Aynı şekilde toplumun kaynaklarının bir kısmının malarya ve kolerayla
mücadelede kullanılması ve kadın düşmanlığına, ırkçılığa ve çocukların
kötüye kullanılmasına karşı bilinçli politikaların uygulanmasında olduğu
gibi bir kısım kaynaklar ve enerji dinsizleştirmeye ayrılmalıdır. Din derken
elbette din makinesini ve tanımlanmış dinleri kastediyorum yoksa dinsel
düşünce ve hatta eski veya varolan dinlere inanmayı değil. Din karşıtı
birisiyim ve toplumun örgütlü din ve “din endüstrisi”ne sekülerizmin
ötesinde daha fazla sınırlamalar getirmesini istiyorum. Eğer yasalar dinleri
özel kuruluşlar veya kar eden şirketler olarak kayıt altına alırsa ve bunlar
vergi öderlerse, teftiş edilirlerse, çalışma yasaları, çocuk hakları, cinsel
ayrımcılığın, iftira ve küçük düşürme ve suça teşviğin yasaklanmasıyla
ilgili olduğu kadar hayvanları koruyucu vb. yasalar dahil çeşitli yasalara
uyarlarsa ve “din endüstrisi”ne “tütün endüstrisi” gibi davranılırsa ancak o
zaman din ve onun toplumda ifade edilmesinin yasal boyutu hakkında ilkeli
bir konuma yaklaşmış oluruz.
Porseş: Belki fark
dinsizleştirmenin bir dinin izleyicilerinin baskı altına alınması olarak
kabul edilebileceği veya yorumlanabileceğidir. Bu aktif din karşıtı konum
ile düşünce ve ifade özgürlüğünün ihlal edilmesi arasındaki sınır nasıl
çizilebilir?
sahand:
Daha önce ifade ettiğim gibi, örgütlü din ve “din endüstrisi”nden
bahsediyorum. Dini inançlardan değil.Herkes bir inanca sahip olabilir,
bunları yayabilir ve bunun etrafında örgütlenebilir. Sorun toplumun
kendisini korumak için hangi düzenlemeleri koyacağıdır. Bugün toplum
çocukları tütün endüstrisinin reklamlarından korumaya çalışıyor. Din
endüstrisinin reklamlarına da aynı şekilde muamele edilmeli. Sigara içenler
bütün haklara sahipler ve tütünün yararlarını reklam etmek için herhangi bir
birlik ve kurum oluşturabilir ve bütün içicileri birleştirebilirler. Ancak
bu tütün endüstrisine yeşil ışık yakmak anlamına gelmez. İslam makinesi ve
diğer ana dinler (Hristiyanlık, Yahudilik, Hinduizm, vb.) belli fikirlere
inananların gönüllü toplulukları değildir. Bunlar hiçbir zaman düzenli
olarak incelenmemiş, toplumdaki seküler yasalara bağımlı kılınmamış ve
davranışları için sorumluluk kabul etmeyen dev politik ve finansal
kurumlardır. Hiç kimse dünyanın bütün ülkelerinde cinayete teşvik suç
olmasına rağmen Bay Humeyni’yi Salman Rüşdi için çıkardığı ölüm fetvasından
dolayı mahkemeye çıkarmadı ve bu, cinayet, sakat bırakma, gözdağı verme,
kaçırma, işkence, ve çocukları kötüye kullanma ağının küçük bir köşesidir.
Bence Medelin uyuşturucu kartelleri (Eskobar), Çin gizli suç şebekesi ve
İtalyan (ve Amerikan) mafyası örgütlü dinle karşılaştırıldığında hiçbir
şeydir. Bu girişimlere ve kurumlara karşı açık ve özgür bir toplum
tarafından yasal ve örgütlü bir mücadeleden bahsediyorum. Aynı zamanda
herhangi bir şeye inanmaya hatta en gerici ve insanlık dışı doktrinlere
inanmaya bireyin inkar edilemez hakkı olarak saygı duyarım.
Porseş:
Ortadoğu’da İslam’dan etkilenmiş ülkelerde sekülerizm ve dinsizleştirme için
ne kadar temel vardır? Ne dereceye kadar sekülerizm bu toplumlarda
geliştirilebilir? Ervand Abrahamiyan seküler olurken aynı zamanda İslamcı
kalınabileceği olasılığından bahsediyor. Bu toplumlardaki sekülerizmin
kaynağı hangi hareketlerdir ve başarı şansları nedir?
sahand:
Bence Sol’un entelektüel tükenmişliği ve 70’lerin ortasından itibaren
radikal ve eleştirel düşünce ve sosyal idealizmin aldığı darbeler birçok Sol
ve iyi niyetli entelektüellerin de temel insan idealleri için düş kırıklığı
yaratıcı taktik, aşamacı ve evrimci mücadele hastalığına yakalanmasına yol
açtı. 100 yıl önce avant-garde insanlık insan özgürlüğünün papazlar, dinin
ılımlılaşması ve kilise içinde yeni yorumların ortaya çıkmasıyla
gerçekleşeceği önermesine gülerdi. Bugün, ne yazık ki, “profesyonel
aydınlar” ve akademisyenler İranlı kadınının sekülerizmi resmi olarak
onaylanmış örtü renklerine siyahın daha açık tonlarının eklenmesi olarak
anlamasını tavsiye etmekte. Benim fikrime göre bu, toplumdaki devrim ve
değişim dinamiklerini dikkate almamakta. Şimdiye kadar dünya devrimlerle-
düşünce, teknik ve sosyal ilişkilerde geniş çaplı ve hızlı dönüşümlerle
ilerlemiştir.
Benim düşünceme göre ütopik
ve mümkün olmayan İslam’ın ılımlılaşması ve İslamcı rejimlerin aşamalı
olarak seküler hükümetlere dönüşümüdür ve gerçek ve mümkün olan ve İran
durumunda şimdi kaçınılmaz olan var olan hükümetlere ve İslam’ın bütün
farklı okuma ve yorumlarına karşı kitlesel din karşıtı kalkışmayla
sekülerizmin gerçekleştirilmesidir.
Porseş:
Hangi toplumsal güç veya hareketler Ortadoğu’da sekülerizmin habercileridir?
sahand:
Bu normal olarak 20. yüzyılda yeni ortaya çıkmış olan kapitalizmin ve
burjuva hareketlerin, liberalizmin, ulusçuluğun, modernizmin ve
Batılılaşmanın, tarihsel görevi olmalıydı. Bir dönem için her ne kadar
yavaş, yeteri kadar çaba harcanmadan ve kısmi olsa da bu sürecin ilerlediği
düşünüldü. Bununla birlikte 70’lerin ortalarında bu hareketlerin nefesi
kesildi. Batılılaşma projesi başarısızlığa uğradı ve politik kriz
derinleşti. Ortadoğu’daki bağımsızlık hareketleri çoğu durumda Batı yanlısı
hükümetler kuramadılar. Kraliyet hanedanlarının yıkılışı temel olarak
Doğu-Batı mücadelesi çerçevesinde Sovyet etkisi altına giren askeri
hükümetlerin ortaya çıkmasına yol açtı. Ortadoğu’da kapitalizm ve sanayi
genel olarak baskıcı ulusçu hükümetler yoluyla yayıldı. Hiçbir zaman burjuva
sivil toplum oluşmadı. Ortadoğu’da burjuva liberalizmi ve modernizmi hiçbir
zaman önemli hareketler olamadılar. Batı yanlısı veya Sovyet yanlısı hakim
ulusçuluk genellikle İslam’la politik koalisyon içinde kaldı.
Kapitalist gelişmenin
entelektüel, politik ve yönetsel ürünü olarak sekülerizm Ortadoğu’da ortaya
çıkmadı. Benim fikrime göre bölge burjuvazisi herhangi bir sekülerist
gündeme sahip değil ve bu düşünce yönünde harekete geçme yeteneğinden de
yoksundur. Bundan dolayı seküler bir sistemin kurulması Sosyalist ve
işçilerin hareketlerinin görevidir ve benim düşünceme göre bölgede Sol’un
zaferi, en azından İran’da hemen gerçekleşecek bir zafer bunu fiili ve
gerçekçi bir olasılık haline getirecektir. İnsanlar seküler bir sistem
istiyor ve Sağ’da sekülerist bir kampın yokluğunda dinci iktidara karşı
kökten bir mücadele için hazır olan Komünist Sol’un bayrağının etrafında
toplanacaklardır.
Porseş:
Ne dereceye kadar bu ülkelerde sekülerizmi uygulamak mümkündür?
sahand:
Çeşitli kesimleri arasında yüksek derecede iletişimin olduğu bugünün
dünyasında böyle geniş bir bölgede İslami üstyapıyı korumak mümkün değildir.
Ortadoğu’da sekülarizmin ortaya çıkışını durdurmak mümkün değildir. Benim
düşünceme göre sekülerizm sadece gerçekleştirilebilir değil ayrıca İran,
Afganistan ve Cezayir deneyimlerinden sonra bölge halkının da bir ihtiyacı
ve talebidir. Sorun hala temel olarak Filistin sorunudur. Bu mücadele
İsrail’in kendisinde gerici dinci kesimleri güçlendiriyor ve onlara halkın
kültür ve inançlarındaki önemsiz fiili ağırlıklarıyla orantısız biçimde güç
veriyor. Ayrıca karşıt kampta politik İslam’ın ve İslami kimliğin ömrünün
uzamasına katkıda bulunuyor. Ne kadar kısa zamanda bağımsız Filistin devleti
kurulur o kadar çabuk İslam ve İslamcılık bölgeden temizlenir
+ نوشته شده توسط Victoriya |
Eylül’den Sonra Dünya
Afganistan’da bir savaş sürmekte değil.
Mantıksal olarak bir savaşın en az iki tarafı olması gerek. Şu an sürmekte
olan şey Afganistan’ın Amerika tarafından bombalanmasıdır. Kendi kendini
dünya jandarması ilan etmiş dünyanın tek süpergücünün bu yeni icat ettiği
taktikle milyonluk ölçekteki terör ve korkutma resmen savaş yerine
oturtulmuş durumda. Vietnam’dan sonra Amerikan toplumunun uzak cephelere
yollanan askerlerin ceset torbalarının dönüşünü görmemesi gerek. Bunun
bedelini ise kötü talihten dolayı Amerikan Ulusal Güvenlik Konseyi ve Dış
İşleri Bakanlığı’nın Dr. Strange Love’larının tezlerinde Amerika’nın yeni
şeytan yüzlü düşmanı ve “şer imparatorluğunun” yeni önderi olarak tanımlanan
ülkenin sivil halkı ödemek zorundadır. Amerika’nın vermediği kayıpları
yüzlercesiyle genelde dünyanın yoksul ve marjinal bir ülkesinde ekmeklerini
zor bela elde eden sivil halka yüklüyorlar. Bir gün kura Irak halkı adına
çıkar, bir gün Yugoslavya, bir gün Libya ve başka bir gün Afganistan. Gece
karanlığında on bilerce metrelik yükseklikten, uzak okyanusların
dalgalarının ardındaki gemileri ve denizaltılarından halkın kentlerinin
başına on binlerce ton bomba ve füze yağdırıyorlar. Övünçle karşı taraftaki
ülkeyi “bombalarla taş devrine geri götüreceğiz” diye ilan ediyorlar,
bununla birlikte “akıllı” Amerikan bombalarının yalnızca suçlululara isabet
ettiğinde ısrar ediyorlar. Amaç korkutmaktır. Bütün toplumu korkutmak.
Korkuyu, ölüm korkusunu, yurtsuzluk korkusunu, toplumu felçe uğratacak ve
her türden direnişi olanaksız kılacak biçimde uygarlığın bütün
göstergelerinin yok olmasının korkusunu egemen kılmak. Amerika kara
kuvvetleri şimdi atışların bitimi ve toz duman ile uğultunun dinmesinin
ardından gidip cansız avı getirecek bir av köpeğidir yalnızca.
Taliban’a hiç kimsenin, Amerika
ve Batı’nın bile, savaş ilan etmesi kınanamaz. Taliban gitmelidir, son
çözümlemede de şiddet ve askeri operasyonla devrilebilir. Batı’nın Taliban’a
karşı şimdiki düşmanlığı bu güne kadarki dostluğuna yeğdir. Zaten Batı’nın iş
başına getirdiği katillerin dükkanlarının kapanmasına kimse karşı değil. Ancak
savaş ve terör arasında fark var. Amerika ile İngiltere’nin Afganistan’da
yaptıkları terörist eylemlerdir. Afganistan kentlerinin ve yerleşim birimlerinin
bombalanması kınanmalı ve derhal durdurulmalıdır. Taliban’ın askeri gücü ve
süpergüçlerin Afganistan’da dize getirilmelerinin tarihiyle ilgili anlamsız ve
başı sonu belirsiz mitolojiler bu terörist yöntemin sürmesine hizmet etmektedir.
Sovyetler’e karşı savaşta Afgan Mücahitleri Batı ile Amerika’nın perde önündeki
gücüydüler. Taliban, Batı’nın Pakistan ve Arabistan’ın yardımıyla yarattığı bir
cinayet ve uyuşturucu kaçakçılığı çetesidir. Düğmesini kapatıp bir kaç hafta
içinde ortadan kaldırabilirler. Ancak hava terörizmi daha güvenli, daha göz
kamaştırıcıdır, dünyanın hoşnutsuz halkı için daha ibret vericidir, daha
süpergüçcedir. Bu insanlık dışı yöntem karşısında durmak gerek.
Amerika ile İngiltere’nin
Afganistan’daki operasyonları Taliban’ın devrilmesi ve Bin Ladin’in
öldürülmesiyle sonuçlansa bile Batı’ya karşı İslamcı terörizm tehlikesini
azaltmadığı gibi bu terörizmin boyutlarını şiddetlendirir ve genişletir. Bunu
Batı devletlerinin önde gelenleri de bilmekte ve bu konuda Batılı ülkelerin
yurttaşlarını uyarmaktalar. Ancak 11 Eylül cinayetine karşı Afganistan’ın ilk
sahne ve Amerika’nın “intikamı”nın ilk alanı seçilmesinin onlar için iki önemli
özelliği bulunmaktadır:
Birincisi, İslamcı terörizm ve bu
terörizmin beslendiği Batı karşıtı nefretin siyasal bir olgu ve siyasal bir
çözümü olduğunu kabul ederlerse bile salt siyasal bir tepkinin Amerika
topraklarında gerçekleştirilen büyük fiziksel ve askeri bir saldırıya yeterli ve
uygun bir yanıt olacağını düşünmezler. Militarizm Amerika’da resmi ideolojinin
ana dayanaklarından biridir ve bir süpergüç olarak Amerika’nın kimliğinin
tanımlanmasının köşe taşıdır. Amerika’ya saldırı, bu bakışa göre, yalnızca
başkasına başka bir yerde saldırıyla yanıtlanabilir. Amerika için 11 Eylül’ün
intikamı, siyasal İslam ve İslamcı terörizmin niteliği, nedenleri ve
özelliklerinden bağımsız olarak, yalnızca askeri bir hareket olabilir. Bu askeri
hareket büyük olmalı, “Amerika’nın hışmını ve gücünü”, Amerika’nın şiddetini
temsil etmeli. Ancak büyük askeri harekatın alana gereksinimi vardır. Savaş,
savaş meydanı gereksinir. Afganistan’ın seçilmesinin nedeni Bin Ladin’in orada
bulunmasından dolayı değildir, tersine Bin Ladin’in seçilmesi Afganistan’da
bulunduğundan dolayıdır. Aleni veya gizli olarak İran’da, İngiltere’de,
Fransa’da, Mısır’da, Pakistan’da, Lübnan’da ve Filistin’de, Bosna ve
Çeçenistan’da yaşayan İslamcı terörizmin ele başlarının sayısı az değil. İslamcı
terörizmin tanımlanmış hiyerarşik bir piramit olduğu, başında da Bin Ladin’in
bulunduğu görüntüsü saçmadır. Bu hiyerarşi içinde Hameneyi’nin Bin Ladin’in altı
olması olanaklı değil. Anahtar Afganistan’dır. Büyük askeri harekatın alanı
olabilecek bir yer. Afganistan, Amerikan yönetiminin sözünü verdiği geniş ve
korkunç ölçekteki askeri “Amerika’nın İntikamı” harekatının olanaklı tek
alanıdır. Afganistan dışında böyle tanımlanabilecek ve saldırılabilecek bir
askeri hedef bulunmamaktadır. Burada bile Batı devletlerinin başındakiler yok
edilmek üzere yeterince yüksek binaların ve geniş köprülerin olmayışından
yakınıyorlar.
İkincisi, önceki bölümde de
söylediğim gibi, Afganistan’da, Taliban ve Bin Ladin’le çekişmenin arkasında
belirlenmesi istenen şey Amerika ve Batı’nın siyasal İslam’la ilişkileri ve güç
dengeleridir. “Terörizme karşı uzun savaş” siyasal İslam’a karşı güç denemesinin
parolasıdır. Sovyetler’in yıkılışından sonra yeni dünya düzeninin daha kalıcı
özelliklerinin tanımlanması için Amerika açısından er ya da geç
gerçekleştirilmesi gereken bir güç denemesi. Soğuk Savaş’ın bir yan ürünü olan
siyasal İslam, Sovyetler’in yıkılışından sonra, Ortadoğu ülkelerinde ve Batı
toplumları içindeki “İslami” ortamlarda güç iddiasında bulunan burjuva bir kutup
olarak boy göstermiştir. Bu hareket dünyanın bir kısmında ve İran ve Pakistan
gibi oldukça önemli ülkelerde ya resmi olarak yönetimdedir veya bir çok siyasal
dayanağı elinde bulundurmaktadır. Çekişmenin bir köşesi Filistin ile İsrail’in
gelecekleri konusundadır. Eski Sovyet cumhuriyetlerinde, nükleer silah
yığınaklarının bir adım uzağında at koşturmaktadır. Batı’da, Arabistan’ın
parası, devlet sübvansiyonu ve kokuşmuş kültürel relativizm ideolojisinin
sayesinde İslamzede ortamlardaki gençleri yığınla saflarına katmaktadır. Batı
açısından bu siyasal İslam Sovyetler’in kuşatılmasında rol oynayacak olan, İran
monarşi karşıtı devriminde solun önünü kesecek, Arafat ve Arap nasyonalizmin
başına dert açacak o aynı işbirlikçi ve kukla hareket değildir. Bu hareket
şimdilerde daha büyük iddialar taşımaktadır. Batı’nın gölgesinden çıkmıştır. 11
Eylül’de, Amerika açısından, siyasal İslam fazladan bir adım attı. Amerika’nın
kalbinde gerçekleştirilen bu terörist saldırı bu kaçınılmaz güç denemesinin
düğmesine bastı. Bu olaylar aslında Amerika ve Batı’nın siyasal İslam’la güç
savaşının uğrakları ve aşamalarından başka değildir. Amerika açısından bu,
İslami devletler, İslamcı partiler ve siyasal İslam hareketinin bütününe karşı
bir savaştır. Taliban, Oartadoğu’da siyasal İslam’ın gücünün en güçsüz, karnı en
yumuşak ve içi en boş göstergesidir, kaçınılmaz olarak da bu bütünsel güç
savaşına girmenin en uygun giriş kapısıdır. Amerika’nın Afganistan’da askeri ve
pratik zaferi siyasal İslam’ın gücünün temellerine dokunmayacaktır. Bu
bilinmektedir. Ana güç odakları birinci derecede İran ve Arabistan’da, Mısır,
Lübnan ve Filistin’deki İslamcı örgütlerdedir. Ancak bu bir güç savaşıdır, bir
ölüm kalım savaşı değildir. Dünyanın bugünkü çerçevesinde Amerika ile siyasal
İslam’ın askeri olarak gerçekten karşılaşmalarına olanak tanıyan tek alan
Afganistan’dır. Her şey ansızın dağılmadan “terörizme karşı uzun savaş”ın göz
kamaştırıcı ve sonuca çabuk ulaşabilen askeri bir hareketle başlatılabileceği
tek alandır.
Bu siyasal bir çekişmedir
“Terörizme karşı uzun savaş”, Amerika’nın
siyasal İslam’la güç savaşı, Afganistan’dan sonra siyasal bir çekişme
niteliğinde olacaktır, taraflar bazı uğraklarda birbirlerine karşı bölgesel
askeri harekata ve terörist saldırılara başvursalar bile. Amerika açısından
bu savaşın amacı siyasal İslam’ı elemek değildir. Hatemicilerin
propagandatif alkışlamalarının tersine “İran’ı bombalamaktan kurtaran” şey
Hatemi beyefendi ve uzgörülü siyaseti değildi. İran’a saldırı ve böylesi bir
bombalama temelde Batı’nın gündeminde değildir. Afganistan’dan sonra
Amerika’nın bir zamanlar terörist olarak nitelediği devletlerle birer birer
savaşa gireceği varsayımı oldukça yüzeyseldir. Batı’nın bu güç denemesindeki
amacı siyasal İslam’ın yok edilmesi veya İslamcı yönetimlerin yıkılması
değil İslami harekete hegemonyasını dayatmak ve oyunun kurallarını
belirlemektir. Amerika açısından bu hareket sınırlarını tanımalıdır.
Operasyon alanını bölgeyle sınırlandırmalıdır, kendi konumunu ve Amerika’nın
özel yerini anlamalıdır. İslamcı yönetimler işbaşında kalabilecekleri gibi
terörizm de mübahtır, bu terörizmin kurbanlarının İran, Afganistan, Pakistan
ve Türkiye’deki komünistler ve solcular olmaları koşuluyla. Ancak Amerika
topraklarında saldırı işin suyunu çıkarmaktır. Amerika bu dersi ve bu
dengeyi Ortadoğu’ya taşımak istiyor.
Bu bir güç savaşıdır, İslam,
liberalizm, Batı demokrasisi, özgürlük, uygarlık, güvenlik veya terörizm ile
ilgili bir çekişme değildir. Bu Amerika süpergücünün Ortadoğu’da güç iddiası
taşıyan ve uluslararası bir eylem alanına sahip bir hareketle siyasal bir
dengenin tanımlanması ve nüfuz ve hegemonya alanlarının sınırlarının çizilmesi
üzerine mücadelesidir. Batı, Ortadoğu’da Batı demokrasileri kurmak peşinde
değildir. Amerika, Pakistan ve İran ve bölgedeki gericilerin geniş yelpazesi
daha şimdiden başka bir despotik ve gerici yönetimi Afganistan halkına dayatmak
üzere birbirleriyle pazarlık etmekteler. Günümüz dünyasının bu en gerici
yönetimleri olan İran, Arabistan, Pakistan ve körfezdeki Arap şeyhlikleri
Batı’nın bu çekişmedeki resmi ve pratikteki müttefikleridirler. İslami
yönetimlerin devrilmesi durumunda bile Batı’nın bölge için uygun bulduğu
alternatif yönetim gerici sağ partiler ve polisiye ve askeri yönetimler
olacaktır.
Tarihi Amerika yazmıyor
Ancak bu sürecin geleceğini Batı
belirleyemez. Amerika’nın şu anki politikaları ve eylemleri Ortadoğu’nun
mevcut siyasal çerçevelerini ister istemez dağıtacaktır, ancak oluşacak olan
alternatif ilişkileri başka güçler belirleyeceklerdir. Batı’nın siyasal
İslam’la karşı karşıya gelişinin İslami hareketin, bu hareketin partilerinin
ve yönetimlerinin zayıflamasına yol açacağı kuşku götürmez. Ancak bu çekişme
boş bir sahnede gerçekleşiyor değildir. Ortadoğu, Batı’nın da olduğu gibi,
Batı burjuvazisinin siyasal İslam’la bu çekişmesinden önce var olan ve
çeşitli toplumlarda siyasal süreci biçimlendiren toplumsal hareketlerin
çekişme alanıdır. Batı’nın siyasal İslam’la kavgası, bütün önemine karşın,
bu toplumlarda tarihin motoru ve onu ilerleten güç değildir, tersine,
kendisi bu tarihin içinde yer alır ve anlamalandırılır. Yeni dünya düzenini
belirlemek üzere savaşımın daha önemli oyuncuları bulunmaktadır. Toplumsal
sınıflar ve onların siyasal hareketleri, gerek Batı’da gerek Ortadoğu’da,
dünyanın siyasal, ekonomik ve kültürel geleceği konusunda saflarını
almışlardır. Batılı siyasetçilerin ve önderlerin ve siyasal İslam’ın
başındakilerin isteklerinden bağımsız olarak bu süreçlerin nihai yönünü
belirleyecek olan bu hareketler olacaktır.
Özel olarak, Ortadoğu’yu
ilgilendirdiği ölçüde, Batı siyasal İslam’ın kısmi bir geri çekilişini ve onunla
bir arada yaşamanın yeni temellerini tanımlama isteğinde olsa bile, sosyalist,
özgürlükçü ve sekülerist hareketler bölgede, bu yeni koşullarda, Batı’nın
tasarılarından bağımsız olarak öne çıkacaklardır. Örneğin, bana göre İran’da
siyasal İslam devrilecektir, bu karşılaşmada Batı’nın böyle bir eğilimi veya
yönsemi olduğundan dolayı değil bu çekişmenin ortasında ve buna koşut olarak
İran halkının ve ön safında işçi komünizminin İslam yönetimini alaşağı
edeceklerinden dolayı. İslam Cumhuriyeti’nin yenilgisi siyasal İslam’ın
gövdesine indirelecek en büyük darbe olacaktır. Filistin sorununun çözümü
Ortadoğu’da siyasal İslam’ın büyümesinin siyasal, düşünsel ve kültürel
koşullarının dünya çapında yok olmasının koşuludur, İslam Cumhuriyeti’nin
yenilgisiyse siyasal islam’ın Ortadoğu’da güç iddiasında bulunan bir hareket
olarak parçalanmasının koşuludur. İran İslam Cumhuriyeti olmaksızın siyasal
İslam Ortadoğu ölçeğinde ufuksuz ve geleceksiz bir muhalefet hareketine dönüşür.
+ نوشته شده توسط Victoriya |
Yaşamda ve Ölümde
Kadın
İngiltere [1994] Mart ayının
başlarında korkunç bir olayla irkildi. Loş kafeleri, 11. yüz yıldan kalma büyük
kiliseleriyle ünlü mütevazi, tarihsel Gloucester kentinde son yirmi beş yılda
gerçekleşen gizemli cinayetlerin kurbanları olan kişilerin cesetlerinin
bulunduğu bir ev keşfedildi. “Ölüm evi” ve “korku sarayı” olarak adlandırılan
Cromwell caddesindeki 25 numaralı evin bodrumunun tabanından, arka bahçesinden
ve banyosundan Mart ortasına dek dokuz ceset çıkarıldı. Polisin tahminlerine
göre, son yılarda bölgede kaybolanlar gibi bulgular göz önünde tutulduğunda bu
sayı 30’a yükselebilir.
Yeni cesetlerin bulunmasıyla son
yıllarda yakınları kaybolanların soluğu bir kez daha kesiliyor. Her yeni cesetle
birlikte kameraları ve piknik malzemeleriyle çevreyi mesken edinmiş
gazetecilerin, turistlerin ve meraklı insanların bölgeye akını bir kez daha
yoğunlaşıyor. Bölge sakinleri pencerelerini kiralıyorlar. Herkes, işine veya
uzmanlık dalına göre bir görüş bildiriyor. Gloucester belediye başkanı “bir
kentin ölümü”ne üzülüyor. “Bilim” muhabirinin teki bu sıralar polis tarafından
arama ve kazıma çalışmalarında ana aygıt olarak kullanılan, Falkland Savaşı’nda
ordunun mayın tarama aletinin radar teknolojisine hayran kalıyor. Adli tabipler
kurbanların genlerini inceleyerek ve yüzlerinin biçimini yeniden oluşturarak
kimliklerini bulmakla uğraşırken psikologlar da katilin imgelemini ve iç
dünyasını kavramaya çabalıyorlar. Böylesi cinayatleri nasıl bir canavar, hangi
karmaşık hastalıklı bir kişi işleyebilir? Bu cinayetleri işleyen kişinin “hasta”
olduğu konusunda hemen hemen herkes görüş birliğinde. ABD’de, benzer bir davanın
adli tabibinin dediği gibi böylesi “olağandışı cinayetler” işleyebilen kişi
nasıl sağlıklı olabilir?
Ölüm evinin sahibi ve sakini 52
yaşında bir inşaat ustası olan Fredrick West bu cinayetleri işlediği
suçlamasıyla tutuklandı. Kuşkusuz birçok sayıda psikanalist onun kişiliğinin
labirentlerine dalıp tahminleri konusunda çok sayıda kitap yazacaklardır. Ancak
polisin ve muhabirlerin bütün raporlarında ifade edilip geçilen basit bir cümle
katil ve onun iç dünyasının çok ötesindeki gerçekleri gösteriyor: Bu cinayete
kurban gidenlerin hepsi kadın.
… ve bu da bizi Anthony Kennedy’ye
getiriyor.
9 Mart tarihli London Times
gazetesinin 4. sayfasında, hem de tesadüfen Cromwell caddesindeki olayın
Gloucester kentinin sevecen yüzünde bıraktığı ize ilişkin bir yazının tam arka
yüzünde, İngiltere Kilisesi’ndeki son önemli gelişmeler ve iç çekişmelerinin
bazı örneklerine ilişkin bir yazı yayımlandı. Hikayenin kahramanı Lutton ve
Gedney Başpiskoposu aziz Anthony Kennedy hazretleridir. (Yaklaşık 500 yıl önce
Romen Kilisesi’nden ayrılan) İngiltere Kilisesi, sonunda, 12 Mart’ta, Merkezi
Sinudu’nda kadınların piskoposluğunu onaylamasından 20 yıl sonra, Bristol
Katedrali’nde 32 kadını piskoposluk mertebesine çıkardı. İngiltere kamuoyunun
gözünde, herkesten önce de ilgili kadınların nezdinde bu, kadın haklarının elde
edilmesi doğrultusunda atılmış büyük bir adımdır. İçlerinden biri büyük bir
heyecanla “yalnızca kilise gözünde eşit olduğumuzda Tanrı nezdinde eşitiz
denebilir” diyor. Açık olan şey önümüzdeki birkaç ay içinde, İngiltere’de, erkek
meslektaşlarının yanında, minberlerden kadının ataerkil toplumun ayaklarının
altında çiğnenmesinin Tanrısal anlamı olan kadın ve kadının tanrı katındaki özel
yerine ilişkin dinin köhnemiş, ataerkil öğretilerini insanlara yutturacak
yaklaşık bin iki yüz kadın piskoposumuzun olacağıdır.
Bu konunun tartışmamızla ilgili
olmasına karşın bu tartışmayı burada noktalamak durumundayız zira amacımız
Kennedy Hazretleri’ni tanıtmaktır.
Kendileri, bazılarının nefret
duygularından dolayı Romen Kilisesi’nin kucağına bile geri döndüğü İngiltere
Kilisesi’ndeki birçok erkek piskopos gibi, bu gelişmelerden oldukça
sinirlenmişlerdir. Şöyle diyorlar:
“Kadın piskoposlar darağıcında
yakılmalılar, çünkü hiçbir hakları olmadığı bir güce el atıyorlar. Ortaçağ’da
bunun adı sihir ve büyü idi. Cadılara karşı koymanın tek yolu onları
darağaçlarında yakmaktır. İncil bu konuda açık konuşuyor. Kadınlar ile erkekler
biyolojik açıdan farklıdırlar. Hiçbir zaman birbirimiz gibi olamayız. Bir
kadının nasıl İsa’nın imgesi olabileceğini düşünemiyorum, cerahhi buna bir çözüm
değil.”
Fredrick West veya Ölüm Evi’nin
katili her kim ise o, cehennemliktir. Polis götürüp saklayacaktır onu.
Ettikleri, yıllarca, insanları ıssız köşelerde ürkütmeye devam edecektir.
Anthony Kennedy ise cennetliktir, İsa’yi bütünüyle temsil etmeyi sürdürecektir,
anaokul yaşındaki çocuklarımız yüzüne gülümseyip selam vereceklerdir, hiç kimse
evinde bir ceset, zihninde korkunç bir bilmece aramayacaktır. Ne var ki bu ikisi
aynı kişi ve bu iki olay aynı olaydır.
Anthony Kennedy’nin hışmı ve
laneti Gloucester’deki cinayetlerin bilmecesinin çözüm anahtarını sunuyor. Her
ikisi de kadınlara karşı şiddetin canice örnekleri ve kadınlara karşı şiddetin
onaylanıp kutsanması olarak algılanmalıdır. Bu şiddet West’in engelli beyninden
veya Kennedy’nin arızalı dininden kaynaklanmıyor. Her ikisi de kurbanlarını
toplumun daha hukuksuz kesimlerinden seçecek kadar akıllı. Bu şiddetin kaynağı
kadını binbir kaba veya ince gelenek, görenek, yasa ve kural yoluyla
bastırılabilir ve değersiz olarak tanımlayan, bilerek ve bilinçli biçimde ve
genelde en şiddetli yöntemlerle kadının kurban konumundan kurtulmasının yolunu
kapayan dünyadır.
Burası Ortaçağ değildir. Burası
kapitalizmin dünyasıdır. Pazar ve karla çelişen herşey, er ya da geç, bir yana
bırakılacaktır. En direngen düşünceler ve dogmalar, en eski gelenek ve
görenekler ticaret ve üretimin en sıradan, en gündelik gereklilikleri karşısında
bir yana atılmışlardır. Dolayısıyla kadın düşmanlığı, kadına baskı, cinsel
ayrımcılık ve kadına uygulanan şiddet bu dönemin insanlarının yaşamlarının
ayakta duran bir gerçeğiyse, kadının özgürlüğü için güçlü, toplumsal hareketlere
karşın cinsel baskı dünyanın dört bir köşesinde hüküm sürüyorsa kerametini
burada, bu dönemde ve bu düzenin çıkarlarında aramak gerekir.
“Cinnet”ten kaynaklanan cinayet her
zaman olabilir. Ancak kurbanları, sokaktan eve, okula ve fabrikaya kadar genelde
kadın olduğu cinnet cinnet değil ...sahand.
+ نوشته شده توسط Victoriya |
Birleşik Devletler’in Orta Doğu’daki Savaşı
Körfez’de neler yapıldığıyla ve medya tarafından bu konuda bize söylenenlere
dayanarak karar verecek olursak hepimizin dünyanın ikiyüzlülük, seçici ahlak ve
çifte standartlar üstüne kurulmuş olduğu gerçekliğine müteşşekir olmamız
gerekir. Birleşmiş Milletler’in bütün bildirgelerinin eşit sertlikte ve azimle
uygulanması durumunda ortaya çıkacak kaosu bir hayal edin. Filistin topraklarını
işgal ettiği ve Filistin halkına yaptıkları için İsrail üzerine, sakinlerinin
çoğunluğunun insanlık konumlarını reddettiği için Güney Afrika’ya, ve yıllardır
insanlığa uyguladıkları kesintisiz tacizden ötürü ABD’ye, sadece başlangıç
olarak, kaç bin ton bombanın atılmak zorunda kalınacağını bir hayal edin. ABD,
SSCB, Çin, İngiltere, Fransa, İsrail ve karşılayabilecek parası olan tüm diğer
devletlerde stoklanmış kitle imha silahlarını etkisiz hale getirmek için ihtiyaç
duyulacak savaşçı ve bombacı “sortilerinin”, ve fırlatılacak kruz füzelerinin
sayısını bir hayal edin. Eğer sadece petrolün değil ama tahıl, teknoloji, aşı,
bilgi, vb.nin tekelciliğini önlemek durumunda kalırsak açılacak savaşların
türünü bir hayal edin. Diktatörlüklerin önünü kesmek için gereken gemilerin
sayısını, savaş suçlularını ırklarından, inaçlarından, milliyetlerinden ve sofra
adaplarından bağımsız olarak yargılamak için gereken yargıç ve mahkeme
salonlarının sayısını, eli silahlı global ve bölgesel süpergüçleri
evcilleştirmenin çevresel bedellerini bir düşünün. Bütün bunların maliyetini
sadece bir düşünün: Ne Japonya ne Suudi Arabistan bu kadar parayı çıkarabilir.
Bu, gerçek bir kabus olurdu. Varsın olsun. Şu anki durum daha güvenlidir. Gelin
Avro-Amerikan kendini aldatma ve etnik kendini beğenmişlik karnavalına
katılalım. Gelin şişkin ücretli “objektif gazetecilerimizin” gençlik
heyecanlarını paylaşalım ve tv panel “uzmanlarının” gerçek yaşam bilgisayar
savaş oyunlarına katılalım.
Belki de öyle değildir. Bunların
yerine kendimizi onların varsayım ve gerekçelendirmelerinden serbest
bırakmalıyız. İçerikteki gerçek konulara bakmalıyız. Bu savaş demokrasi ve
diktatörlük üzerine değil. Binlerce Iraklı insanı öldürmek ve sakatlamak,
evlerini, okullarını, fabrikalarını yakıp yıkmak gerçekte onları politik
baskıdan kurtarmanın hastalıklı bir yoludur. Savaş’ın Batı’nın petrol-yokluğunu
gidermekle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Eğer satmak gibi bir amaç yoksa
fazladan petrole sahip olmanın hiçbir anlamı yoktur. Bu savaş uluslararası
yasaları desteklemek için değildir. Yasanın uygulayıcılarının kendi geçmiş
kayıtlarının ışığında, Hiroşima ve Viyetnam’dan Grenada ve Nikaragua’ya, bu
türden önerilerin ciddiye alınamayacağı ortaya çıkar.
Bunlar gerçek konular değildir.
Bunlar tam anlamıyla savaş propagandasıdır. Bu çatışmanın gerçek nedenlerini
anlamak için gereken ana ipuçları Bush’un görünüşte zararsız “Yeni Dünya Düzeni”
imalarında ve Saddam Hüseyin’in reddedilen “ilişki” (Kuveyt’in geleceği ve
Filistin sorusunun çözümü arasında) isteğinde bulunabilir.
Yeni Dünya Düzeni
Körfez’deki çatışma sadece Soğuk Savaş sonrası uluslararası ilişkilerdeki
zıtlıkların ve belirsizliklerin bir dışa vurumudur. Sovyet bloğunun
çökmesiyle, ordu, siyaset ve daha az olmakla beraber ekonomiye dayalı eski
uluslararası güç yapısı, Doğu ve Batı’daki iki güç bloğunun zıtlaşması
çözüldü. Batı’daki kitle iletişim araçları ve siyaset yorumcuları komünizmin
sözde “yıkılışıyla” bayram ederlerken, şanlı pazarın rakipsiz etkisi altında
barışçıl ve uyumlu bir gelecek sözleri verirlerken aklı başında herkes için
Soğuk Savaş sonrası dünyanın ciddi ekonomik, siyasal, ideolojik gerilim ve
karşılaşmalar üzerinde döneceği açıktı. Batı’nın siyasal yorumları hep
Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’daki değişken duruma, sözde Kuzey-Güney
ayrımına, çevreye, bölgesel çatışmalara vb. odaklanmıştır. Örneğin,
“demokratik” ve “uygar” Batı’nın sınırları dışında kaynaklandığı varsayılan
sorunlar. Bunlar gerçekte 90’ları karşılayan sorunların bir parçasıdır.
Bununla beraber asıl sorun ve “Yeni Düzen” oluşturmaya yönelik her girişimin
merkezi nedeni Batı’nın kendi içinden yatar. Doğu’nun yıkılışı karşı kutbu
olarak Batı’nın, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyet bloğunu kuşatıp
bozguna uğratmak üzere biçimlenen siyasal, ekonomik, ideolojik ve askeri
varlığın, da çözülüşü anlamına gelir. Batı, gerek bir kavram gerek
siyasal-ekonomik bir gerçek olarak Birleşik Devletler’in hegemonyası veya
sözümona “önderlik rolü” temelinde kurulmuştu. Bu rolü korumak veya
genişletmek Soğuk Savaş sonrasında dönüşüme uğramış dünyada “Yeni Dünya
Düzeni” konusunda Amerikan perspektifinin özünü sunmaktadır.
Orta Doğu’da son günlerdeki
krizin öncesinde böyle bir perspektifin kendini gerçekleştirmeye elverişli
karşılaşmalardan yoksun olduğu sanılıyordu. Japonya ve Batı Almanya’nın zorlu
ekonomik güçler olarak yükselişi, Avrupa’nın birliğine doğru alınan yol ve iki
Almanya’nın birleşmesi, Doğu Avrupa ülkelerinin pazar yandaşı Sağ yönündeki
siyasal değişimleri, son olarak Sovyetler Birliği’nin siyasal ve ekonomik olarak
Batı’ya açılması eski Batı’nın her yönünü çökertti. Sadece Birleşik Devletler’in
liderlik rolü değil Amerikan hegemonyasına katkıda bulunan ve bunu koruyan, NATO
gibi, gerçek kurumlar bile gittikçe gereksiz görünmeye başladı. Amerikan yabancı
politikası odağını tümüyle kaybetti. Amerikan politikasının en sağındaki Soğuk
Savaş şahin askerlerinin bile bazıları soyutlanmacılık avukatlarına dönüştüler.
Körfez krizi Amerikan hükümetini bu trendleri tersine çevirmek için bir
fırsatmış gibi gösterdi. Dini Yayıncılar’a verilen yakınlardaki bir konuşmada
George Bush ABD’nin savaşla ilgili niyetlerini çarpıcı bir şekilde açıkladı.
Amaç ABD’nin “liderliğini” ve “güvenirliğini onarmak”mış. Bu başarıldığında,
diyor Bush, Filistin gibi uluslararası sorunlar ABD’nin “lider rolünü almasıyla”
çözüme ulaşabilir.
Birleşik Devletler Irak’ın
Kuveyt’i işgaliyle oluşan kendini yeniden süper güç ilan etme fırsatını
değerlendirdi. Batı’da kendisi de 80’lerdeki politik duyarsızlıktan doğan
dalkavuk gazeteciliğin başarıyla sürdürdüğü güçlü bir propaganda ve
provakatörlük kampanyasının sayesinde yeni “Şeytan İmparatorluğu” bir gecede
kuruldu. 17 milyonu aşmayan nüfusuyla bir üçüncü dünya ülkesi, borç içinde,
tümüyle Batı’ya petrol dışsatımına bağımlı, komşusu İran’la sekiz yıl süren bir
savaştan çıkmış ülke global bir tehdit olarak resmedildi. Başka koşullar altında
olağan politik, diplomatik baskı ve jestler yoluyla çözülecek bölgesel sorunlar
mantıkdışına itilerek “uygar dünyanın” bir ölüm kalım iddiasına dönüştü. Kıta
Avrupa’sı ikilem içinde hizaya geldi. İddialı birleşik burjuva Avrupa’nın
adamları Kohl ve Mitterand, Amerikan sınırsız gücünün sımgeleri Bush ve Baker’ın
yanıbaşına itildi. Japon devi itaatkar bir tezgahtara indirgendi. Avrupa’ya
Amerika’nın kapitalist Yeni Dünya Düzeni’ndeki kaçınılmaz “liderlik rolü” bir
kez daha hatırlatıldı.
Irak savaş sahnesi iken bu
savaşla sonuca bağlanacak ana konular aslında Batı’da yatmaktadır. ABD’nin
Ortadoğu’daki “liderlik” ve güç gösterisi Soğuk Savaş sonrası Batı’da müttefik
ve rakiplerine karşı komutanlık konumunu sağlamlaştırmak içindir ve ABD’nin
global üstünlüğünün ön koşuludur. Ama ABD’nin eski dengenin köklü gözden
geçirilmesine ve yeni burjuva ekonomik ve politik biçimlenmelere yönelik
çabaları günümüz kapitalizminin politik ve ekonomik mantığının tersine
işlemektedir. “İttifak”ın kırılgan doğası, Batılı müttefiklerin Doğu Bloğu’na
karşı on yıllar boyunca gösterdikleri uyumun tersine, Amerika’nın çabalarının
tarihsel sınırlarını vurgular.
Filistin ve Kuveyt: İlişkiler
Karşı siperde bir ülke veya siyasal bir rejim olarak Irak’ı değil yeni
düzeni biçimlendirmenin başka bir tarafı, bölgesel bir güç olarak Arap
nasyonalizmini görüyoruz. Bu, eski halkçı ve sömürgecilik karşıtı
nasyonalizm değil OPEC sonrası Arap burjuvazisinin sözcüsüdür. Bu
nasyonalizmin mücadeleciliği Arap yoksullarının çaresizliği veya Filistin
halkının acılarının değil burjuva Arap devletlerinin dünya ekonomisinde,
yerel ve uluslararası güç yapısındaki konumlarını iyileştirecek maddi
olanaklarla karşılaşmalarının ürünüdür. Batı ile Doğu’nun karşılaşması ve
eski denge böyle beklentileri boşa çıkarıyordu. Batı’nın Ortadoğu’daki
nüfuzu Sovyetler’i kuşatma siyasetinin dayanakları olarak İran ve İsrail
devletlerine dayanıyordu. Batı yanlısı Arap devletleri bile –Ürdün, Suudi
Arabistan ve daha sonraları Mısır- İsrail ve Şah dönemi İran’ın
yararlandığı, kapitalist gelişme ve teknolojik ilerlemenin koşulu sayılan
Batı’yla yoğun siyasal ve ekonomik ilişkileri kuramıyorlardı. Bunun yanısıra
Doğu Bloğu’nun, yıkılışından çok önce, etki alanındaki bölge ülkelerinin
ekonomik büyümesi için sunabileceği her türden çerçeveden yoksun olduğu
ortaya çıkmıştı. Ancak daha geniş çaplı uluslararası kaygılar Batı’yi
İsrail’e bağladığı sürece Arap ülkelerinin İsrail’den 50 kat daha büyük bir
nüfus ve geniş ekonomik, petrol, doğal gaz ve iş gücü kaynaklarına karşın
uluslararası siyaset alanında ve dünya ekonomisinde aynı ölçüde etkin
olmaları olanaklı değildi. Burada son savaşın Filistin sorunuyla yadsınamaz
ilişkisi ortaya çıkıyor. Arap liderlerinin bir iğne ucu kadar Filistin
halkının acılarını düşünüp düşünmediklerinden bağımsız olarak (genelde
düşünmüyorlar) Filistin sorunu Amerika ile Batı’nın Arap dünyasına yaklaşım
biçiminin belirleyici özelliğine dönüşmüş durumda. İsrail ve Filistin sorunu
Arap dünyasının Batı’yla tam ekonomik ve siyasal entegrasyonunu
engellemektedir. Arafat’ın dediği gibi Araplar Batı’yla olmak istiyorlar
ancak “köle değil ortak olarak”. Mısır pan-Arabizm’den uzaklaşmak ve
İsrail’le kendi başına anlaşmaya varmak yoluyla bu ereğe ulaşmaya çabaladı.
Bu strateji yenilgiye uğradı. Militan nasyonalizm güç gösterisinde bulunarak
aynı ereğe ulaşmak istiyor. Batı’yla daha iyi koşullarda birleşebilmek için
onunla savaşıyor.
Irak’ın Kuveyt’i işgali başta
Irak’ın kendi ülkesel ereklerine ulaşması için açık askeri bir eylemdi. Irak
açısından en iyi senaryo sessiz sedasız ve bölgesel ivedi sonuçları olmayan bir
ilhaktı. Ancak bu hareket Batı’nın sert tepkisiyle karşılaşınca Irak’ın sonuçsuz
eylemi daha geniş, bölgesel ereğe hizmet eden bir eylem olarak Arap nasyonalizmi
tarafından karşılandı.
Arap nasyonalizminin niçin eylem
alanını daha geniş gördüğü, yıkıcı bir savaşın niçin hala siyasal bir ilerleme
sayılabileceğini anlamak güç değil. Sovyet bloğunun yıkılışı İsrail’in Batı için
stratejik önemini azalttı. Bölgenin ekonomik ve antropolojik gerçeklerinin
kendilerini Batı’nın siyasetine dayatacağı gün uzak değil. Dünyanın eski siyasal
coğrafyasının değişimi, Avrupa, Sovyetler, Yemen ve Kore’deki gelişmelerden de
ortaya çıktığı gibi, zorunludur. İktidarın uluslararsı ölçekte burjuva
devletleri arasındaki bölüşümü zorunlu olarak gözden geçirilmeli, teknolojinin
gelişmesi ve sermayenin globalizasyonu sonucunda ileri kapitalizmin sınırlarının
dışında ortaya çıkan yeni siyasal ve ekonomik merkezleri de kapsamalıdır. Batı
ile Doğu bloklarının karşılaşması sonucunda üretilen ve sürdürülen eski kaba
bölümlenme çökmüş durumda. Bölgesel düzeyde yükselmekte olan güçler kararlı
eylemlerle yazgılarını belirleyebilecekleri konusunda daha umutlu olabilirler.
Militan Arap nasyonalizminin bazı
erekleri fiilen gerçekleşmiş durumda. Savaşın sonucu ne olurs olsun bölgede
İsrail aleyhine olacak büyük değişmeler halen sürmektedir. İsrail’e para ve füze
verilmesi göstergesi sayılan Amerika ile İsrail’in ilişkilerinin iyileşmesi
sürecinin devam etmesi gelecekte olanaksız görünüyor. Savaşın son bulmasıyla
Batı veya Avrupa’nın İsrail’e baskısı artacaktır. Arap nasyonalizmi şimdi bile
Arap dünyasının siyasal ve ekonomik ağırlığının tanınmasını Batı’ya dayatmış
durumda. Şimdi bile Batı Filistin konusunda düne kadar benzeri bulunmayan
ödünler konusunda taahütlerde bulunmuş durumda. Ayrıca bunun bazı yan etkileri
de var. Ortadoğu’da nasyonalizm insiyayifi pan-İslamizmden geri aldı. İslam Arap
dünyası siyasetindeki ikinci sınıf rolüne, özünde nasyonalist olan siyasal eylem
için seferberlik aracı olmaya geriletildi. Son olay İran’da bile Hizbullah’ın
pan-İslamist kanadının dosyasının kapatılmasına neden oldu. Irak için askeri bir
direnişten sonra ayakta kalmak siyasal bir başarı, uzun vadede ise askeri bir
başarı sayılmaktadır. Irak’ın Amerika tarafından işgali veye Amerikan güçlerinin
uzun süre için bölgede kalmaları şimdiki savaşı kesinlikle Amerika için ikinci
bir Viyetnam’a dönütürür. Bu durum Batı’da çatlamaya ve Amerika’nın Kıta
Avrupa’dan soyutlanmasına yol açar. Bundan başka, Irak’ın Arap dünyasındaki
konumu önder bir ülke olarak güçlenecektir.
Bu Savaş Durdurulmalı
Bu savaş, başta yol açtığı vahşetten dolayı durdurulmalıdır. Bu savaş
şimdiye kadar binlerce suçsuz insanı kurban etmiştir. “Cerrahi kesinlikle”
bombardıman düşüncesi bir söylencedir. Bir ülke bütünüyle bombalanmış
durumda. Genç, yaşlı, kadın, çocuk halk bombalar ve füzelerle katlediliyor
ya da su, elektrik, sağlık ve ilaç yokluğundan yaşamını yitiriyor. Bu
savaşın Irak suçsuz halkının başına getirdiği felaketler Batı medyası
tarafından sonsuza kadar saklanamaz. Gerçekler ortaya çıktığında –ki yavaş
yavaş ortaya çıkıyor- insanlık utanca boğulacaktır.
Bu savaş dünyaya dayattığı
siyasal, kültürel ve ahlaki gericilikten dolayı durdurulmalıdır. Göstergeler
şimdidien ortada. Süpergüçlerin militarist müdahalesi, ulusal şovenizm,
sömürgeci zihniyet, ırkçılık, yurtseverlik, dini bağnazlık, terörizm ve dalkavuk
jurnalizm, bunlar bu savaş yoluyla iplerini koparan güçlerin bazıları. Bunlar
oluşmakta olan sözümona “Yeni Dünya Düzeni”nin gerçek özellikleridir.
+ نوشته شده توسط Victoriya |
İki gerici kutüp
11 Eylül’deki insanlığa karşı korkunç terörist cinayet ve Amerika’daki binlerce
savunmasız insanın öldürülmesi dünyayı çağdaş tarihinin en karanlık ve en kanlı
dönemlerinden birinin eşiğine sürükledi. Amerikan egemen kesiminin terörizme
karşı dünya savaşı olarak adlandırdığı şey gerçekte dünyanın teröristlerin dünya
savaşında yeni ve yıkıcı bir döneme girmesidir.
Bu insanlık karşıtı çekişmenin iki
yanında kanlı damgalarını dünyamızın son iki kuşak insanlarının yaşamlarına
basmış olan uluslararası terörizmin iki ana ordusu yer almaktadır. Bir tarafta
uluslararası devlet terörizminin, korku ve baskının ve haraç almanın en büyük
makinası durmaktadır. Bu makina insanlara karşı nükleer silah kullanan ve
Hiroşima ile Nagazaki’deki yüz binlerce habersiz ve suçsuz insanı birkaç saniye
içinde yakıp kül eden tek devlet olan, milyonlarca kişiyi Vietnam’da katleden ve
yurtlarını kimyasal silahlarla bombalayıp yakan ve faydasız duruma getiren
Amerikan egemen kesimi ve devleti, Irak’tan Yugoslavya’ya kadar insanların
evlerini, okullarını ve hastanelerini başlarına yıkan ve milyonlarca çocuğun
besinine ve ilacına el koyan NATO ve Batı devletleri ittifakı, işgal eden, ele
geçiren, katliam yapan ve yoksun bırakan İsrail burjuvazisi ve devletinden
oluşmaktadır. Bunlar mülteci kamplarını roketlerle dövüyorlar, babalarının
kucağına sığınmış ve okul sıralarındaki on yaşında çocukları hedef alıp
öldürüyorlar. Hiroşima’dan Vietnam, Granada ve Irak’a kadar, Endonezya ve
Şili’deki idam meydanlarından Filistin’deki insan mezbahalarına kadar bu
emperyalist devlet ve devlet dışı terörizm kutbunun dosyası inkar edilemez
karanlığıyla ayan beyan dünya insanlarının gözü önünde bulunmaktadır.
Karşı kutupta islami terör ve
kirli, gerici siyasal İslam hareketi yer almaktadır. Bir zamanlar Soğuk Savaş
döneminde Ortadoğu toplumlarında Sol’a karşı yerel gericiliği örgütlemek üzere
Amerika ve Batı’nın yarattığı ve beslediği bir kesim olan bu hareketler
şimdilerde uluslararası terörizmin etkin bir kutbuna ve Ortadoğu’daki burjuva
güç savaşının bir ayağına dönüşmüşlerdir. Siyasal İslam’ın insanlık karşıtı
tarihi İran, Afganistan ve Pakistan’dan Cezayir ve Filistin’e kadar soykırımlar
ve ürkütücü cinayetlerin uzun bir listesinden oluşmaktadır. İran ve
Afganistan’daki devlet eli ve paramiliter çetelerce gerçekleştirilen
cinayetlerden İslami terör örgütlerinin İsrail, Cezayir, Avrupa ve Amerika’nın
orta yerlerine kadar uzanan gündelik terör eylemlerine dek, düşünsel ve siyasal
muhaliflerin kanla bastırılmasından gerici ve insanlık karşıtı yasaları
insanlara özellikle de kadınlara dayatmalarına dek, şeriata uygun kelle
koparmalar ve el kesmelerden otobüslere, kafelere ve diskoteklere bomba
yerleştirip katliam yapmalara dek bu gericilerin karneleri cinayetlerle dolup
taşmaktadır.
Şimdiyse bu savaş yüzbinleri hatta
milyonları yarın Afganistan’da öbür gün dünyanın herhangi bir köşesinde tutsak
edip kurban etmeye hazırlanıyor. Bunun karşısında durmak gerek.
Savaş propagandası
Bu askeri saflaşmaya koşut olarak iki kutupdaki ideolojik ve propaganda
saflaşmasına da tanık olmaktayız. Teröristlerin dünya savaşına karşı
özgürlükçü insanlıktan oluşan bağımsız bir safın oluşturulmasının birinci
koşulu bu propaganda duvarını çatlatıp yıkmak ve dünyayı yutacak olan yalan
ve iki yüzlülüğün büyük dalgasının içinden gerçeği çekip çıkarmaktır. İki
kutupdaki yandaşların bayrakları uzaktan görünüp seçilebilir. Günümüzün
karmaşık dünyası artık bu yontulmamış düşüncelere fazla yüz vermemektedir.
Amerikan ve Batı borazancılığı ve militarizmi, ırkçılık, “uygarlıklar
savaşı” saçmalıkları ve buna benzer zırvalıklar Batı toplumunda yalnızca
marjinal etkiler yaratabilir. Amerika ve Batı devletlerinin başındakiler ve
medyaları bu kaba ve ilkel düşüncelerin ve konumların adım attıkları bu
savaşın ideolojik ve propagandatif çerçevesini oluşturamayacağını
bilmektedirler. Karşı kutupta da İslami cihad, ayrım gözetmeksizin tanrı ve
din yolunda, Kudüs’ün ve İslam yurdunun kan emici dünya emperyalizmi ve
siyonizminden kurtarılması için kan dökmek genelde yalnızca siyasal İslam’ın
saflarında ve yandaşları içinde etkili olmakta ve Ortadoğu coğrafyasındaki
geniş halk kitlelerini örgütleyememektedir. Yolda olan kanlı askeri
çatışmalarına dayalı olacak ideolojik ve propaganda savaşı açıktan açığa
aşırı, sektarist ve kaba yorumlara dayanamaz. Son çözümlemede Batı’da ve
Ortadoğu’da geniş halk kitlelerini bu savaşın içine çekebilecek ve bu gerici
çatışmanın taraflarının yanına yerleştirebilecek şey bu ilkel düşünceler
değil şu ana dek bile hızla ortaya çıkışlarına tanık olduğumuz daha ince
gerekçelendirmeler ve yorumlardır.
Batılıların formülasyonlarda,
Bush’un kovboyumsu jestlerine karşın, “uygar insanlık” terörizm tehlikesiyle
karşı karşıya kalmaktadır. Amerika bu uygarlık safının önderi olarak
çizilmektedir. Amaç teröristleri etkisiz bırakmak ve teröristleri adalete teslim
etmektedir. Görünüşe göre sorun Irak’a saldırmaktan ve Belgrad’ı bombalamaktan
daha açıktır. Kim “Amerika”nın askeri siyasetini eleştirebilir ki? Hem de
“halkı”ndan altı bin kişi böyle barbarca öldürüldüğünde? Amerika devletinin bu
terörizmi bastırması ve “yurtdaşları”nı hatta bütün dünya insanlarını yolda
olabilecek sonraki cinayetlerinden koruyacak askeri harekatından daha doğal ne
olabilir ki? “Uygar insanlık” kulübüne üye olmak için etnik, ırksal ve dinsel
hiç bir koşul aranmamaktadır. Hangi renkte, görünüşte veya inançtan olursa olsun
başvuranların Amerika’yı destekleme formunu doldurmaları yeterlidir. Savaş
propagandası bu kez ırka, etnisiteye, dine, siyasete bile dayanmayacaktır.
Petrol akışını korumak, Suudi Arabistan’daki demokrasiyi savunmak ve Kuveyt’i
şeyhlerine geri vermek tartışılmamaktadır. Amerikan ordusu bu kez sözümona yaşam
hakkını, yolculuk yapmak özgürlüğünü, insanların sokaklarının köşe başlarında
patlamama hakkını savunmak için zırhlarına kuşanmaktadır. 11 Eylül cinayeti
Amerika ve NATO’ya dünyanın en uzak köşelerine müdahale etmelerinin gerekçesinin
bugüne kadarki en güçlü ideolojik ve propagandatif çerçevesini sağlamıştır. Şu
anda Batı’daki geniş halk kitlelerini bu ülkelerin egemen kesimlerinin askeri
siyasetlerinden ayırmak Herkülce bir bilinçlendirme çalışması gerektirmektedir.
Bu düşünsel denge hızla değişebilir ancak şu anda “uygarlığın terörizmle savaşı”
savı Batı’daki kamuoyunun düşüncelerinin denetiminin bütünüyle Batı
siyasetçilerinin ve medyasının ellerine geçmesini sağlamıştır.
Karşı kutupta da siyasal İslam ve
İslami terörizmi savunmaya yönelik karmaşık ve görece olarak etkili bir kuramsal
çerçeve oluşmaktadır. Bu cinayetlerde binlerce kişinin yaşamının kana
bulanmasını açıkça savunmaya çok az kişi cesaret edebilmekte. İran ve
Afganistan’ı yöneten canavarlar bile söylemlerini yumuşatmak zorunda kaldılar.
Siyasal İslam ve İslami terörizmi açıkça savunmak bu kutbun bayrağı
olmayacaktır. İslami taraf teröristlerin savaşında Üçüncü Dünya’da özellikle de
Ortadoğu’da küçük burjuva “anti emperyalizmi”nin temel dayanaklarından biri olan
eski ancak işlevsel bir yoruma ve gerekçelendirmeye dayanacaktır. Biz yedi yıl
önce İsrail, Mısır ve Cezayir’deki islami katliamların dalgasının ardından
Enternasyonal dergisinin baş köşesinde terörizme bu gerici arka çıkışı kesin
biçimde açığa çıkarıp mahkum ettik. O kısa yazıyı burada yeniden sunmak uygun
olabilir:
“Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı İslami
cinayetler dalgası kaplamıştır, bu dalganın kurbanları sıradan insanların en
sıradanlarıdırlar. Mısır ve Cezayir’de ister işçi olsun ister turist ve emekli
yabancı ülke yurttaşlarına kurşun yağdırıyor ve boğazlarını kesiyorlar, ilkokul
öğrencilerini bombalarla öldürüyor zorla evlendirilmeye yanaşmayan genç kızları
kana buluyorlar. Tel Aviv’de çocuk, genç, yaşlı demeksizin yoldan geçenleri veya
otobüslerle seyahet edenleri öldürüyorlar. Ve kahramanca İsrail’den Cezayir’e
kadar şaşkınlık içindeki insanlığa bu “silahlı mücadele”nin süreceği konusunda
güvence veriyorlar.
Bir zamanlar geleneksel “anti
emperyalist” Sol Üçüncü Dünyacı ve Batı karşıtı hareketlerin kör terörist
eylemlerini desteklemese bile görmezden geliyordu. Yoksun uluslara ve baskı
altındaki halklara yapılan zülüm onların bakış açılarına göre bu terörizmi meşru
bir tepki olarak gerekçelendiriyordu. Kurbanları her geçen gün daha fazla
savunmasız, habersiz sivillerden seçen Filistinli örgütlerin, Müslüman
hareketlerin veya İrlanda Kurtuluş Ordusu’nun terörizmi önceki dönemlerdeki bu
“meşru” terörizmin belirgin örneklerindendir. Görünürde bu terörizm önceki ve
şimdiki dönemlerin baskılarına yanıt niteliğindeydi, görünürde bu terörizm
baskıcı güçlerin ve devletlerin insanlık dışı siyasetlerine karşı bir tepki
olarak ortaya çıkmıştı. İşin ilginç tarafı İsrail devletinin de yıllarca tıpatıp
aynı uslamlamalarla, Hitler faşizminin akıl almaz soy kırımı ve çeşitli
ülkelerdeki Yahudi karşıtı hareketlerin cinayetlerine dayanarak yoksun Filistin
halkının şiddetle bastırılmasını ve Filistinli gençlerinin her gün
öldürülmelerini gerekçelendirmesidir.
Bu gibi uslamlamalar ve buna
dayanarak ister Arap ve Filistinli örgütler ister İsrail devleti tarafından
yürütülen kör terörizm her zaman komünizm ve işçi sınıfı açısından iflas etmiş
bir siyaset olarak belirlenmiş ve mahkum edilmiştir. Bu yüzyılda Yahudi halkın
başına gelen korkunç felaketlerle aşırı Sağcı İsrail devletinin Filistinlilere
karşı gerçekleştirdiği cinayetler ve yürüttüğü baskı politikaları arasında
hiçbir gerçek ve meşru bağlantı bulunmamaktadır. Yoksun Filistin halkının maruz
kaldığı zorluklarla ister İslamcı olsun ister olmasın bu halka yakıştırılan
örgütlerin terörizmleri arasında en ufak gerçek ve geçerli bir bağlantı
bulunmamaktadır. Bu, ister devlet içi ister devlet dışı olsun burjuva
hareketlerinin halkın maruz kaldığı güçlükleri kötüye kullanmaları ve bunları
kendilerine sermaye yapmalarından başka değildir. Bu terörizmin özellikle bölge
ülkelerinde işçi sınıfı tarafından mahkum edilip sahneden dışarı çıkarılması
işçi sınıfının bu felaketleri sona erdirmek üzere mücadelenin başında yer
almasının yaşamsal koşullarından biridir.
İslami cinayetlerinin yeni dalgası
özellikle Afrika’nın kuzeyinde görünürde bu gibi gerekçeleri bile
gereksinmemektedir. Bir sarıkla bir silah insanlığa karşı bu kirli cihadı
başlatmaya gerekli olan her şeydir. Bu İslami gangsterizmdir, bunun başında da
İran’daki egemen rejim yer almaktadır. Bu hareketin yazgısı da İran’da
belirlenecektir.” (Mansur Hikmet,
Enternasyonal, 1.
Dönem, No. 16, Kasım 1994)
Bu çekişmenin şiddetlenmesi
özellikle de Amerikan ordusunun ve müttefiklerinin Afganistan’a olası askeri
müdahelesiyle İslami hareketi “anti emperyalist savunma” ve Amerika ile
İsrail’in cinayetleri ve baskıcı siyasetlerine dayanarak bu hareketin terörist
eylemlerini gerekçelendirmek bir daha Ortadoğu halkları ve siyasal partileri ile
geleneksel radikal ve aydın Sol çevrelerde kendisine bir yer açabilir. Bu güç
savaşında İslami gangsterizm ve gericiliğin ana düşünsel sığınağı açıkça
insanlık karşıtı olan kokuşmuş dinsel ve İslami sloganlar değil bu ulusal-dinsel
küçük burjuva sözümona “anti emperyalizm”i olacaktır.
Teröristlerin savaşı karşısındaki
hiç bir halk hareketi bu gericiliğin her iki tarafındaki düşünsel çerçeveyi ve
iki yüzlü savaş propagandasını deşifre edip yıkmadan başarılı olamayacaktır.
Savaş ne üzerinedir
Bu her iki tarafta da bir güç savaşıdır. Terörizm bu çekişmede bir gerçektir
ancak bu çatışma ve alevlenecek olan savaş terörizm üzerine değildir. Herkes
Amerika’nın Afganistan’a girmesinin Bin Ladin’i tutuklamasının bile Batı’yı
tehdit eden İslami terör hareketlerinin yürüttüğü kampanyayı bir iğne ucu
kadar geriletemeyeceğini ve Avrupa ile Amerika’da oturanlara daha fazla
güvenlik sağlamayacağını bilmektedir. Tersine bu tehlikeyi
şiddetlendirecektir. Filistin sorunu Amerika ile İslami hareketin doğrudan
karşılaştıkları yerdir. Ancak bu çatışma özel olarak Filistin sorununun
çözüme kavuşturulmasına da ilişkin değildir. Amerika’nın sözünü ettiği resmi
politikası olan “geniş çaplı sürekli ve çok yönlü askeri savaş” her iki
sorunu, İslami terörizm ile Filistin sorununu, şiddetlendirecektir. Yalnızca
bununla kalmayacak, bölgesel ve uluslararası durumu alt üst edebilecek
etkileri olacak Pakistan’daki olası bir iç savaş ve Ortadoğu bölgesinin
görünürde istikrarlı ülkelerinde ciddi yönetim bunalımları bu askeri
siyasetin ilk sonuçlarından olabilir. Bunu kendileri de iyice
bilmektedirler. Ancak bu arada Amerika için ana sorunsal dünyanın biricik
süper gücü olarak uluslararası hegemonyasını, askeri ve siyasi egemenliğini
genişletmek ve tespit etmektir. Filistin sorununun çözümü veya İslami
terörizmle mücadele bu siyasetin ereği değildir. 11 Eylül cinayetinin yol
açtığı baskılar ve fırsatlara dayanarak Amerika’nın uluslararası konumunu
güçlendirmek ve genişletmek bu siyasetin ana ereğidir.
Bu, İslamcılar için de bir güç
savaşıdır. Ne Filistin halkının yaşadığı güçlükler ne de Batı’nın Doğu’ya tarih
boyunca uyguladığı baskılar bu terörizmin kaynağı değildir. İslami hareket
azalmakta olan etkisini ve daralmakta olan yaşam alanını korumak ve son
çözümlemede Ortadoğu’daki burjuva güç yapısı içindeki konumunu genişletmek için
çabalamaktadır. Terörizm ve Batı ile Batıcılık kokan her şeyle kör düşmanlık
bunların Amerika ve İsrail’i doğru olarak haktan yoksunlukları ve
yoksulluklarının ana etmenleri olarak niteledikleri toplumlarda ve halklar
arasındaki ana sermayeleridir. Ortadoğu’da barış, Filistin devletinin kuruluşu,
ulusal ve etnik baskıların hafiflemesi ve Filistinlilere uygulanan ayrımcı
politikaların giderilmesi Ortadoğu’da İslami hareketin ölüm çanlarını çalmaya
başlar. Terörizm İslami hareketin Ortadoğu’daki ulusal, etnik ve dinsel
ayrımları derinleştirmenin ve bu çekişmeyi siyasal sermayesinin ve güç
kazanmasının kaynağı olarak canlı tutmasının ana aygıtıdır. İslamcılar Amerika
tarafından kendilerine uygulanacak olan baskıya karşın bu karşılaşmaya kucak
açacaklardır.
Uluslararası terörist ve askeri
kutuplar arasındaki bu eşi görülmedik ve ölümcül karşılaşmaya karşı bağımsız bir
halk hareketini örgütlemek için bu gelişmelerin gerçeklerini savaş
propagandasının ve karşı tarafların gerekçelendirmelerinin arkasından çekip
çıkarmak ve halk arasına taşımak gerek. Bu olayın ve Amerika’nın izlemekte
olduğu siyasetin önemli uluslararası ve bölgesel etkileri olacaktır. Dünyanın
siyasal ve düşünsel haritasını derinden değiştirecektir. İran’da siyaset bu
gelişmelerden şiddetli biçimde etkilenecektir. Bu gelişmelerin ana düğüm
noktalarına ve ilkesel komünist bir siyasetin ana hatlarını sıralamamız gerek.
(sürecek)
+ نوشته شده توسط Victoriya |
İSLAM VE DEMOKRASİ (!)
ÖZGÜRLÜK OLMAYAN BİR YURTTA ÖLÜM VARDIR . HER İLERLEME VE KURTULUŞUN ANASI ÖZGÜRLÜKTÜR
İnsanlığın
geleceği güzel olsun diye ‘ÇALIŞMANIN’’ bireysel mutluluğun kaynağı
olduğu bilinci ile karanlığı, yakarken katkıda bulunmayı sürdüren, yarı
yolda bırakmayı akıllarından bile geçirmeyen yurdumuzdaki ve tüm
dünyadaki özgür, aydın, insanlara SELAM olsun.
Demokratik, laik ve özgür düşüncelere SELAM olsun .
İranda; laik ve demokratik bir cumhuriyet yolunda şehit düşen tüm kahraman devrimcilere selam olsun.
Şu anda; iran zindanlarından işkence gören ve cellatlerın yüzüne tüküren kahraman sosyalist ve devrimcilere SELAM olsun.
28
yıl sonra bir öğle üzeri bir yerde olmalıyım.Bir deniz; bir ırmak
kenarında; belki defne ağaçlarının altında; zakkum çiçeklerinin tam
ortasında.
Göğün öğle vaktindaki yıldızlarını görmeliyim topraksı bir uykunun içine girmeden önce güneş kabaklarıyla oynamalıyım.
Ak
bir rüzgar esmeli Hazar’dan yada zayenderud’dan; Hazar denizinin
sahillerinde dolaşmalıyım. Siyahkel’de , türkmensahrada, merivan’da;
senendiç;de ; kırmanşah’da takbostan’da suda yüzen ördeklere ekmek
atmalıyım.
Büyük bir acı yaşanıyor benim ülkemde ve HERKES susuyor.
Düşler
kuruyorum bazen bir kuş uçuşu.İran’a gidiyorum bir akşamüstü,tek başıma
dolaşıyorum.Kırmanşah’da rejim tarafından idam edilen Mücteba
Türkkaşvend,Viktoria Devletşahi,Sait Hakiki,öğretmen Gürci Beyani ve
Susengül Ensari ile dertleşiyorum.Ve akan kanları hala kurumamış.Tahran
da ‘Evin’ zindanının yüksek duvarlarının üzerinde uçuyorum.Geçmişten bu
yana tüm kahraman siyasi mahkumlarla konuşuyorum.
79_80 li
yıllara uçuyorum.O dönemde liberaller ve mollalar el ele
verdiler,binlerce laik ,özgürlük ve demokrasi yandaşı insanları kurşuna
dizdiler.
Ama şimdi görüyorum ki O liberaller eski elbiselerini çıkarmış, yani bir elbiseyle özgürlük ve demokrasiden bahsediyorlar(!)
Sizlere
bu mektubu yazmamın nedeni; ortadoğudaki “Ilımlı islam ve demokrasi”
ile ilgili tartışmalardır. Ilımlı islamla ilgili kafamızda çok soru
işaret
Var. Belkide kendimize soruyoruz acaba dinle yönetilen devletlerde demokrasi ola bilirmi ?
Dinle yönetilen devletlerde demokrasi ve özgürlüğün ilkeleri geçerli olurmu?
İşte bu soruların cevapları:
1979
yılından bu yana ve berlin duvarının yıkılışı, sovyetler birliğinin
çöküşünün arkasında, dünya ve ortadoğdaki ülkeleri demokrasi ve Ilımlı
islam adına harekete geçiren metafizik akımlar görmekteyiz.
İran
halkı 28 yıldır bu metafizik akımların egemenliği altında ve bu kaosun
içerisinde yaşamaktadır. Yeni bir yüzyılın başındayız ve bu kaos
gittikçe yayılmaktadır.
Ortadoğu halkları için ılımlı islam ve
demokrasi adına karanlık bir senaryo hazırlamışlar. Bu karanlık
senaryonun arkasında emperyalizm ve kapitalizm var.
Bu karanlık senaryonun adı: ILIMLI İSLAM’ dır.
NASIL?
O zaman konuya girelim..
1979
yılında Humeyni Tahran havaalanına indiği zaman bir basın toplantısı
düzenledi; Bu basın toplantısının ana taması özgürlük ve demokrasi
üzerine idi ve şöyle söyledi : Şah gitti ve demokrasi geldi bundan
böyle İran” da demokrasi ve özgürlük hukukun temelidir; Tüm siyasi
partiler , dernekler, sendikalar, düşüncelerini özgürce ifade
edebillirler, biz “CEMAATİ REVHANİYET” iz“Molların cemaati” ve bizler
islami – demokratik bir Cumhuriyet kurmayı düşünüyoruz. Bu
Cumhuriyet’te herkes özgürdür. Ve bundan da kimsenin şüphesi olmasın..
Humeyni
ve diğer mollalar ilerici din adamları ve demokrasi adı altında 1980
yılına kadar gerçek yüzlerini sakladılar. 1980 yılında hümeyni tüm
yargı atamalarını yaptı ve akabinde islam kültür devrimi (inkilabı
farhangi ) paketini kabul etti. İran’da artık başka kültür yoktu.
Hümeyni ve beraberindekiler alıştıra alıştıra geldiler ve büyük bir
taviz kopardılar’ aldıkları tavizi sanki yıllardır uyguluyorlarmış gibi
doğal karşıladılar. Hep yeni tavizler peşinde koştular. Bir süre sonra
halk itiraz etmeyi unutur hale geldi, artık sağcı,solcu,milliyetçi
yoktu. Sadece iyi müslüman—kötü müslüman vardı ve bunun ölçüsünüde
mollalar koyuyordu....
Halk uyandı ama çok geç olmuştu’ humeyni
vaad ettiği tüm özgürlükleri ve demokrasiyi unuttu. Özgürlük,laiklik ve
demokrasiyi savunan aydın devrimcileri “Allah’ın düşmanları” ilan etti.
Ve bunların kanlarının akıtılmasının mübah olduğunu açık ve net bir
şekilde ilan ettikten sonra binlerce aydın kadın ve erkeği
tutukladı.İşkence etti ve akabinde kurşuna dizdiler....
Humeyni ve diğer mollalar iran devriminden sonra yasal yollardan
Ve
demokratik süreçleri kulanarak iktidara geldiler. Hitler ve
Mussolini’de yasal yollardan ve demokratik süreçleri kullanarak
iktidara gelmişlerdi ama ilk yaptıkları şey demokrasiyi yıkmak oldu.
Düşünce
ve inanç özgürlüğü, insan hakları içinde önem taşıyan
özgürlüklerdendir. Laikliği kabul etmeyen dine bağlı devlet düzeninde
gerçek anlamda düşünce ve inanç özgürlüğü olamaz,demokrasi olamaz.Çünkü
düşünce özgürlüğü düşündüğünü söylemek,savunmak ve düşüncesini yaşama
geçirmek için çaba göstermeyi de içerir.
Demokrasilerde
sorunların çözümü,farklı düşüncelerin karşı karşıya gelmesiyle tartışa
tartışa oluşturulur.Oysa dine bağlı bir devlette ‘TEK
DOĞRU’vardır.hatta o tek doğru nun sadece ‘TEK YORUMU’ geçerlidir.
Örneğin;İran’da
‘VELAYETİ FAKİH’’DİNİ REHBER’ tepeden hükümlerini sürdürüyor.Tüm
yasalar ve kanunlar dini rehber tarafından yorumlanır.
İran;da
mollalar farklı düşünceye sahip insanların kafalarını kesiyorlar.Ancak
kendi ideolojilerini paylaşanlara, savunanlara seçimlerde seçme hakkı
tanıyorlar.
Suudi Arabistan,da ise ülkenin yöntemi babadan oğula geçecek şekilde
zaten tanrının belirlemiş olduğu var sayılıyor. Böyle bir yönetim biçimi genellikle bir azınlık diktatörlüğüdür
Demokrası tarihine bakılınca (Aydınlanmak—laiklik—özgürlük)
üzerine gelişmede kimi zaman değişik sosyal güçlerin beklenmedik olumlu
işlevler üstlendiği görülür.
Dediği dedik, öttürdüğü düdük, tek başına egemen gücünü kiliseden
alan bir kralın bile aydınlanmaya dönük durduğunun tarih baba kitabını
yazmıştır .
Örnekmi?
Ünlü deli petro! Deli lakabı takılan Rus çarı’na “büyük petro”da denir
18. yüzyılın ilk yarısında rusya’nın “aydınlanma”tarihinde tepeden inme
yöntemlerle büyük katkılarda bulunan petro’ya dindarlar ve papazlar ne diyorlardı: DECCAL(!)
Petro’nun kilise gericiliğinin geçerli olduğu topluma akıl ve bilim aşılamak için yapmadığı şey kalmamıştır.
Toplumsal
tabana direnirken, geleneklerin—göreneklerin—kültürün hızla
batılılaşması yolunda çarlık gücünü kullanan petro büyük çapta başarı
kazandı ...
18.yüzyıldan bir çarpıcı örnek daha, Germen imparatoru “2. Joseph”
ülkesinde aydınlanma devriminden esinlenerek büyük bir din reformuna girişen
JOSEPH halkın direnmesine karşın serflik (kölelik) düzenini kaldırmaya çalıştı.
Köylülerin
koşullarını iyileştirdi, çalışma özgürlüğünü getirdi, soyluların
vergilerini artırdı, medeni nikahı topluma kabul ettirdi.
Bütün
bunların “Aydın despotluğu sayıldı.2. Joseph papazların, vaazlarının
yetkili makamların denetiminden geçirildikten sonra verilmesini ön
gördü...
JOSEPH soylu bir imparatordu, ama kendi sınıfına karşı çıktı...
Batı
ülkeleri; ancak din temeline dayalı devlet anlayışından
uzaklaşıldıktan, Laikliği kabul ettikten sonra
demokratikleşebilmişlerdir. Ve insan haklarına dayalı yönetim biçimleri
oluşturabilmişlerdir.
Laik bir devlette;devlet yurttaşları
arasında dinlerine,inançlarına göre bir ayrım gözetilmez.Hangi
dinden,hangi mezhepten olursa olsunlar bütün yurttaşlarına aynı yasalar
uygulanır.Laik bir devlette ülkeyi yönetme yetkisi din adamlarında ya
da din adına konuşma yetkisine sahip bulunanlarda olmaz.Olduğu zaman o
devlet laik değildir.
İnsanlar arasında
ırklarına,cinsiyetlerine,dinlerine göre ayrım yapılmaması insan
haklarının en önemli ilkelerindendir.Oysa laikliği kabul etmemiş olan
devletlerde farklı inançtan ve bazende farklı cinsten olanlara farklı
kurallar uygulanır.
Bugün İran’da islam dininin doğduğu dönemin
koşullarında yani ilkel_çağdışı_engizasyona bağlı yasalar
uygulanır.İslamın kurallarına göre mirasta kadının payı erkeğinkinin
yarısı kadardır.Yargının önünde iki kadının tanıklığı,bir erkeğin
tanıklığına eşittir.Erkekler dört kadınla evlenebilme hakkına
sahiptir.Ve istediği anda kadını boşayabilmektedir.
Bugün
İran’da saçının bir telini gösteren kadına 100 ‘KIRBAÇ’
vurulmaktadır.Dudağını boyayan kadının dudakları jiletle
kesilmektedir.Şeriat sistemine ve islami kurallara aykırı kılık_kıyafet
giyen gençleri teşhir etmek için,boynuna tuvalet ibrikleri asıp
eşeklerin üzerinde gezdirilmektedir.
Cezalar suç işleyenin erkek
ya da kadın oluşuna göre değişmektedir.İran İslam Cumhuriyeti’nin
kurucusu humeyni bir konuşmasında şöyle diyordu;
-Gençler
sinemaya gide gide alışırlar ve doğru yoldan saparlar.Müzikte belli
etmeden adamı baştan çıkarır.Müzik insanın beynini uyuşturur,silin atın
müziği beyninizden.
Bazı islam ülkelerinde erkek,karısı ve
kızlarının yerine oy kullanabiliyor.Moritanya’da zina yaptıkları öne
sürülen kadınlar ailenin erkekleri tarafından öldürülebiliyor.
İran’da zina yaptıkları öne sürülen kadınlara yargı kararıyla ‘RECM’
Cezası verilmektedir.
İslam
dini sadece din işlerini değil,devlet işlerini ve özel hukuk alanlarını
da içermektedir.Öyleyse din tarafından yönetilen devletlerde LAİKLİK ve
DEMOKRASİ olmaz.Zira din temelinde ‘TEK DOĞRU’yu savunmaktadır.
Humeyni 1980 yılında İslam Kültür Devriminin paketini kabul ettikten sonra şöyle diyordu;
-Laiklik dinsizliktir ve hayvani bir yaşam biçimidir.
Cezair İslami Selamet cephesinin bir yetkilisi de açıkca ‘LAİKLİK ve DEMOKRASİ’ dinsizliktir diyebiliyor.
Böyle
bir çerçevede elbetteki islamiyette ve diğer tüm dinlerde özgürlüğün
demokrasinin yer almaması doğaldır.Din ile LAİKLİK ve DEMOKRASİ asla ve
asla bağdaşmaz.İran da ve diğer tüm islami devletlerde yaşanan kaos
canlı örneğidir.
İran da mollalar ve kökten dinci tarikatlar ne
için bu kadar laikliğe ve demokrasiye karşı çıkıyorlar?Bu sorunun
yanıtı aslında çok açık:Metafiziği temsil eden mollalar ve
tarikatlar,özgür,laik bir sistemi istemiyorlar.Bu metafizik
akımlar,özgürlük ve laiklik yerine başkalarınında kendileri gibi
davranıp,düşünmeye zorlanmasını istiyorlar.Bu metafizik akımlar o
düzeni bir kez kurduktan sonra değiştirilmesine izin
vermemeyi’doğal’sayıyorlar.
Bugün İran’da ve Suudi Arabistan’da
içki YASAK,uyuşturucu YASAK,fuhuş YASAK ama her tezgahın altında viski
var.100 $ bastırınca şişeniz hazır,uyuşturucunun cezası İDAM ama bütün
veriler örneğin;esrar kullanımının A.B.D’den daha yaygın olduğunu
gösteriyor.Şeyhlerin ve mollaların çocukları uyuşturucu ile
yakalandıklarında idare ediliyorlar.Porno kasetleri inanılmayacak kadar
yaygın.
Suudi Arabistan’da fuhuş KABE’nin yanıbaşında ve aleni
yapılıyor.Ayrıca yine bu ülkede;Endonezyalı,Malezyalı hizmetçisini bir
haftalığına Suudi arabistan’a dışarıdan gelen
misafirlerine(işadamlarına)ikram eden işadamları var.
Namaz
dayakla,oruç dayakla,sol eli ile yemek yemek yasak ama çatal yerine sağ
elini kullanmak ve yemek bitince de elini üzerine sürerek temizlemek
‘serbest’.Çişini duvar kenarına yapmak serbest,namaz saatlerinde
sokaklarda dolaşanlara DİNİ POLİS tarafından dayakla oracıkta namaz
kıldırılıyor.Namaz saatlerinde bütün kepenkler iniyor ama kepengini
indiren esnafın kimisi camiye giderken kimisi de dükkan içinde uyuyor.
Suudi
Arabistan ve diğer islami ülkelerde kadınların hepsi çarşaflı.Ancak
gözlerini ve ayaklarını görebiliyorsunuz.Daha fazlasını istiyorsanız
yurtdışına çıkmalarını beklemek zorundasınız.Yabancı hava yollarının
uçakları havalanır havalanmaz,uçağın tuvaletinin önünde uzun bir
çarşaflı kadın kuyruğu!Çarşaflı giren başı açık ve kısa etekle çıkıyor.
Dine dayalı bir yönetimde ‘din’kendini devlet otoritesinin üzerinde görür.
Ve
dinle yönetilen ülkelerde ‘Allah’ın otoritesi devleti yönetiyor.Eğer
Allah’ın otoritesini,devlet otoritesinin üzerinde görürseniz o zaman
demokrasi biter.
Bütün dinlerde kadınlar üzerindeki baskı
büyüktür.Ayrıca dinler çağdaş kurallara hiçbir şekilde uymayan bir
yaşam biçimine dikkat eder.
Günün birinde ‘EGEMENLİK’ kayıtsız şartsız Allah’ındır denildiği bir yerde demokrasi ve özgürlük bitmiş demektir.Örnek mi?
1979_1980 yılında referandumdan sonra humeyni şöyle dedi;
Bundan
sonra İran’da ‘egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır.’ve o günden
itibaren İran’da demokrasi ve özgürlük kalmadı.O günden itibaren İran
halkının karanlık ve acı dolu günleri başladı.Ve hala devam etmektedir.
İran’da
yürürlükte olan irticai islami rejim halk için sadece
işkence,zindan,savaş,açlık,adaletsizlik ve ortaçağdan geri kalan
kanunları armağan getirdi. 28 yıldır bu karanlık ve diktatör rejim
adil düzen ve din adına sadece tüccarlara,sermayedarlara ve kökten
dinci bezarganlara hizmet vermektedir.
Yoksullar daha yoksul,zenginler daha da zengin oldular.
1979
yılında İran’da monarşinin/şahlık sisteminin yıkılması,mollaların
yönetime el koymasından bu yana ortadoğu da dinin ve vahiyin,akla ve
bilime karşı ‘tarikat kültürü’yaşam biçimi olarak
yaygınlaşmaktadır.Ortadoğu’da akıl ve bilimi,dinin denetimi altına
sokmayı,fizik,kimya,zooloji,biyoloji gibi müsbet bilimleri olduğu gibi
sosyoloji,antropoloji gibi beşeri ilimleri de şeriat süzgecinden
süzülerek alınması gerektiği kuran adına ileri sürmektedir.
Ortadoğu’da
tarikatlar,islami partiler dinci kadroların medyayı kuşattıklarını
görüyoruz.Ortadoğu’da tarikatlar,kökten dinci akımlar özgür ve laik
düşünceye sahip insanları boğazlıyorlar.Ortadoğu’da metafizik akımlar
toplumu yoksullaştırıyorlar.Sadaka ile yaşayan bir toplum haline
dönüştürüyorlar.Bu metafizik akımlar,yaşam biçimini tarikatlaştırıp
birey’biat’
Eden kul haline dönüştürüyorlar.
Din
ideolojileri benimsemiş partiler,kadrolar ve hükümetler ortadoğuyu
yönetmeye başlamış.Bu metafizik akımlar ılımlı islam bayrağını eline
alarak ortadoğu da demokrasi adına cirit atıyorlar.Bazı liberaller ve
reformistler de zil takıp şıkır şıkır oynuyorlar.
Ama 2 sorun var;
Birinci
sorun;ılımlı islam batıya yakınlaşmak değil batıdan uzaklaşmak anlamına
geliyor ve ortadoğu gittikçe batıdan uzaklaşmaya başlamıştır.Ve bu
fantezi sadece ortadoğudaki halkları kandırmak için
tezgahlanmıştır.Göreceğiz ki batı doğu arasındaki bu fantezi sona
erecektir.
İkinci sorun;bazı ortadoğu ülkelerini yakından
ilgilendiriyor.Mısır’da faaliyet gösteren müslüman kardeşler örgütünün
bir temsilcisi şöyle diyor;
-Acaba biz de demokratik yollardan iktidara gelebilirmiyiz?
diye
düşünerek ortadoğudaki gelişmeleri ilgi ile izliyor.Gelebileceklerine
ikna olurlarsa herhalde silahlı mücadeleyi bırakacaklar.
Bu çerçeve içeresinde bakarak ortadoğudaki ılımlı islam ve demokrasinin
tartışmasına
İran’ı örnek alarak son noktayı koymalıyız, zira siyasal islamın
tartıştığı nihai hedef değil; oraya gidiş yöntemi bir başka şeriat
düzeni kurularak
ama kanlımı olacak kansızmı? Pasif devrimlemi
olacak yoksa olağan devrimlemi?Ama nihai hedef her iki yol içinde
islami bir rejim oluşturmak...
Ortadoğu; bu gün içinde bulunduğu “büyük aldatmaca”nın da farkında
olmalıdır. Ortaya sürülen sahte oyun şudur, sorun bir yanda değişmeden yana
olmayanlar ortadoğunun kapalı kalmasını savunanlar, tutucular, hantal devlet
yapısından yana olanlar, özgürlüklerin gelişmesini istemeyenler, onların
karşısında da değişmeden demokratikleşmeden yana olanlar (varmış gibi)
ortaya
konuyor ve bu oyunun arkasında metafizik akımlar ve bu metafizik
akımların büyük destekçisi vahşi kapitalizm cirit atmaktadır.
Ortadoğudaki
gelişmeler ve metafizik akımlar batı için bir sorun olmayabilir. Suudi
rejimi ile yaşadıktan sonra başkanlık sistemi ile yönetilen
İslami bir “hakikat” rejimi ve “juris prudense” altındaki bir ülke ile de yaşayabilir. Peki ya biz? Biz yaşayabilir miyiz?
Ortadoğudaki
ılımlı islam ve islami partiler ve kadroları, destekleyen
liberaller,reformist ve reviziyonist solcular bakalım bu demir
leblebiyi nasıl
hazmedecekler?Ben kendi hesabıma göre “AZİZ
NESİN”in”AH BİZ EŞEKLE-R”öyküsündeki eşek gibi “DEĞİL DEĞİLDİR”demeye
devam edecekler,diye
düşünüyorum ta ki sonunda gelişmeler onların yaşam alanlarını’ da karartmaya
başlayana kadar. O zaman da çok geç olacak, bu konuda yeniden İran’ı örnek
vereceğim..
1979
yılında bizim liberallar “Abbulhasan Benisadr” “Mehdi Bazergan” solcu
revizyonistler “tudeh partisi” gibi humeyni ve diğer mollaları
desteklediler ve devrimci, laik düşünceyi savunan insanların karşısında
yer aldılar. Humeyni ve diğer mollalara destek verenlerin başlarına
neler geldi?
1980,de humeyni yargı atamalarını yaptıktan sonra
ve islami kültür devrim paketini kabul ettikten sonra, liberaller ve
revizyonist solcuların çoğunu
tutukladı ve hatta bazıları idam
oldular, bazıları da kıçlarını zar zor kurtardılar ve şu anda avrupa
ülkelerinde yaşamaktalar. Bu örnek ortadoğudaki tüm insanlara ve
özellikle aydınlara, devrimcilere ibret olmalı....
Uluslararası
AF örgütü 1961,de birleşmiş milletler tarafından ilan edildi,
uluslararası AF örgütü yayınladığı bir bildiri vasıtasıyla şöyle diyor:
“bütün dünyadaki fikir ve görüşlerinden dolayı hapsedilmiş insanların
hemen serbest bırakılmalarını istemiştir”.Ama 1979 yılından itibaren
iki milyona yakın insan
düşünce ve görüşlerinden dolayı İran’da
islami rejim tarafından işkence gördüler ve akabinde idam oldular. Bu
vahşet ve engizasyon İran,da hala devam
etmektedir.
2007
yılındaki rakamlara göre İran,da 200 kişiye yakın insan idam edildiğini
ve binlerce insanın tutuklandığını, bu tutukluların arasında gazeteci
Adnan HASANPUR, Hiva BUTİMAR,ve kadın hakları savunucuları Mahbube
ABBASGOLİZADE ve gazeteci yazar Şadi SADR bulunmaktadır.
İran,daki
zindanlarda tutukluların işkence ve idamları, insan hakları
savunucularının yok edilmesi hepsi dinin temelinde demokrasi ve
özgürlük olmadığını ve tüm dinlerin demokrasi ve özgürlükle
bağdaşmadığının kanıtıdır.
Bugün İran’da daha doğrusu orta
doğuda milyonlarca insanın sefaletle başbaşa yaşarken, milyonlarcasının
da sarmaş dolaş olduğu bir dönemdeyiz.
Bu sefalet ve adaletsizliğe son vermek için farklı bir gelecek kurmak gerek. Onu kurmak da bizim ellerimizde.
“M.Gandhi”şöyle diyor, eğer dünyayı değiştirmek istiyorsak, değişimi önce kendimizden başlatmalıyız.
Akla
karşı akımların salgınına uğramış bir İran bir ortadoğunun aydınları
üzerinde önemle durması gereken bir konudur bu yöntem sorunu.
Akla karşı metafiziğe dahası dinsel metafiziğe sığınıp toplumda mesaj
verenlerin cirit attığı bir ortamda sığınacağımız tek kale “ELEŞTİREL VE DİYALİKTİK” aklın kalesidir ve onun silahlarıdır...
Fikirlerimizi,
davranışlarımızı gözden geçirmeli, yeni bir gözlük takmalıyız,
yolumuzun üstündeki molozları temizlemeli, büyük insanlığı da
katmalıyız. Örneğin “insan hakları” gibi anlamlı başlangıçlara sahibiz, onları
genişletmeli, güçlendirmeliyiz.Bu bize bağlı...
Bütün bunlara umutlarımızın gergefinde dokunmak kalıyor ..
Umutsuz yaşayamayız çünkü...........
İran’da
insan haklarını genişletmek güçlendirip yaymak, uluslararası insan
hakları ve AF örgütü aydın ve devrimci insanların desteği ile olacaktır
..
Ulusalarası insan hakları ve AF örgütü İran’daki aydın, devrimci ve özgür
insanlara destek vermesi, yürürlükteki karanlık ve çağdışı islami rejime baskı uygulaması gerekmektedir
Çünkü İran halkı mollalara ve tarikatlara mahkum değildir............
LAİK,DEMOKRATİK VE ÖZGÜR BİR İRAN UMUDUYLA.............
+ نوشته شده توسط Victoriya |
|
|